;
Ekonomi

“Yakın Gelecekteki İlave Elektrik Talebinin Çoğunluğu Yenilenebilirden Karşılanacak”

SHURA Enerji Dönüşüm Merkezi Direktörü Dr. Değer Saygın, elektrik talebinde %6 veya %7 büyümenin zor olduğunu belirtirken, “Ancak yakın gelecekte olabilecek ilave elektrik talebinin büyük bir çoğunluğu yenilenebilir enerjiden karşılanacak. Sektörün de beklentisi bu yönde. Bu çoğunlukla güneş ve rüzgar olacak” diyor.

YAZI: Bulut BAGATIR

Aktif olarak iki senedir enerji dönü­şümü alanında çalışmalar yürütüyor­sunuz. Bu zaman zarfını nasıl değer­lendirirsiniz?

SHURA’nın yapısını kısa bir şekilde anlatarak başlayayım. SHURA sadece Türkiye ve Türkiye’deki enerji sektörü için çalışan Türkiyeli bir düşünce mer­kezi. Konusunda ilk ve tek. İki amacı var. İsminden de tahmin edebileceği­niz gibi bir diyalog platformu. Türkiye enerji sektörü içerisindeki kamu, özel sektör ve sivil toplumu aynı platform­da enerji dönüşümü ile ilgili farklı konularda tartıştırmayı amaçlayan bir kuruluş. Diğer bir amacı ise enerji sek­törüne yenilenebilir enerji ve enerji ve­rimliliği açılarından bakarak bu konu­lardaki politik gidişata yön verebilmek ve vizyon sağlayabilmek amacıyla veri bazlı ve bağımsız çalışmalar yapmak.

Kuruluşundan bu yana geçen iki sene içerisinde çok aktif bir süreçten geçtik. İlk yayımladığımız rapor, Türkiye’de iki üç sene öncesinde çok fazla soru işareti olan iletim şebekelerine dairdi. Güneş ve rüzgar sisteme daha fazla eklenirse ve daha fazla tüketim gelir­se nasıl bir etki olur, Türkiye iletim şebekesi mevcut planlar üzerinden ne kadarlık bir yükü kaldırabilir sorusunu cevapladık. Şu anda güneş ve rüzgarın toplam tüketim içerisindeki payı %10 seviyelerinde. Sistemin esnekliği el verirse %30’lara kadar çıkabileceğini gösterdik. Tabii oradaki anahtar konu sistem esnekliği. Esneklikten de kas­tımız dengeleme. Güneş ve rüzgarın kesintili veya değişken karakter sahibi olan iki enerji kaynağı olduğunu düşü­nürseniz, bunların fazla veya az ürettiği zamanlarda gerekli olan esneklik pren­sibinden yola çıkarak denge unsuruna baktık. Bunun farklı yöntemleri var. Depolama zaten bunlardan bir tane­si. Elektrikli araç tanıtımından sonra depolama bir kat daha önem kazandı, çünkü aynı teknoloji elektrik sektö­ründe kullanılırken ulaştırma sektö­ründe de kullanılıyor. Depolamanın

farklı yöntemleri var. Elektro kimya­sal denilen konu aslında işin kimyasal kısmı. Bunun daha mekanik yöntem­leri de var. Pompajlı hidroelektrik Türkiye’de şu anda yok ancak kamu tarafından belli planlamalar çerçeve­sinde özel sektörle birlikte bununla il­gili yol haritaları çıkartıldı. Türkiye’de uygun yerler belirlendi. Bunlardan bir tanesi Bilecik’te Gökçekaya Barajı.

Bir diğer konu işin talep tarafı katılımı. Yani benim elektrik tüketimimi güneş ve rüzgar üretimine paralel bir şekilde, tabii bunun bilgisi bana geldiği ve fiyat sinyali ya da başka bilgiler aktarıldığı sürece, benim daha aktif bir tüketici ol­mam. Güneş ve rüzgar kapasitelerinin daha stratejik bir şekilde yerleştirilme­si de önemli bir konu. Tüketilen yerde üretilerek şebeke yatırımlarının azaltıl­masını inceledik ilk çalışma serimizde.

Esnekliği artırabiliyoruz ancak bu­nun da bir maliyeti olacaktır. Bahset­tiğiniz seçeneklerin maliyeti nedir? 

Türkiye’de esneklik dendiği zaman, başka türlü faydaları olduğu için, ilk düşünülen şey depolama. Çok basite indirgemek istemiyorum ama depo­lama yapılsın, iş çözülsün düşüncesi hakim. Depolama elbette Türkiye gibi yarımada karakteristiğine sahip bir şe­bekesi olan ve komşularıyla çok fazla elektrik ticareti olmayan bir ülke için önemli bir teknoloji, çünkü sizin kendi içerinizde bu işi çözmeniz için, doğal­gaz santrallarına alternatif bir teknoloji depolama. Fakat iletim şebekesine ko­yarsanız maliyeti hâlâ yüksek. Çalışma­mızda da dört farklı kimyasal depola­ma teknolojisini inceledik: Lithium, yüksek sıcaklıklı, akışkana dayalı ve kurşun asit depolama teknolojileri. Faydaları kesinlikle yüksek ve sistemin işletimini çok kolaylaştırıyor. Maliyet olarak da uzun zamanda geri dönüyor. Ancak ilk yatırım maliyeti de diğer es­neklik seçeneklerine kıyasla şu anda daha yüksek.

Pompajlı hidroelektriğin de ilk yatırım maliyeti yüksek ama ömrü uzun bir teknoloji. Belki milyarlar koyuyorsunuz ama 60-70 sene hizmet sağlıyor. Bu anlamda bir şans getiriyor. Bu nedenle esneklik faydası maliyetine çok yakın.

Talep tarafı katılımının ise bir ilk yatı­rım maliyeti yok. Siz bu sayaçlarla bir sistem kurabilirseniz ve bana doğru fiyat sinyali ve bununla ilgili bilgi ve­rebilirseniz, ilave donanım yatırımı olmadan elektrik tüketimimi kaydırıp, belli zamanlarda azaltıp çok kolay bir şekilde bunu sisteme tekrar katabi­lirim. Ama talep yatırımı, ilk yatırım faydası olmaması ve yüksek aktivasyon maliyeti sebebiyle “son çare” bir seçe­nek. Aktivasyon maliyeti yüksek, kolay bir şey değil. Çünkü benim elektrik tüketimimi bir anda değiştirebilmem anlamına geliyor. Ben son tüketici ola­rak bir sanayi kuruluşu değilim. Sanayi biraz daha kolay yapabilir.

Bu sürede başka raporlar da yayımla­dık. Son olarak, 23 Aralık’taki elektrik­li araç tanıtımından birkaç gün önce Türkiye’de elektrikli araçların dağıtım şebekelerine nasıl entegre edilebile­ ceğine dair bir çalışma yayımladık. Paydaşlarımızın çok ilgisini çekti. Ka­munun önerisi üzerine yaptığımız bir çalışma oldu.

İklim Haber'i Telegram'da Takip Edin!İklim Haber'i Linkedin'de Takip Edin!

Uluslararası analistlere göre elektrik­li araçlar 2020’de çok ciddi bir ivme kazanacak. Sizin de çalışmanız şarj istasyonları üzerine. Çalışmanızdan biraz daha detaylı bahseder misiniz? Bir de enerji dönüşümü üzerine ko­nuşurken bu araçların üretiminin neden olduğu salımdan da bahsetme­miz gerekiyor. İşin bu tarafı gözden kaçırılıyor mu?

Elektrifikasyon, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjinin ortasında olan bir yapı. Elektrifikasyonun iki tipi var. Evlerde ısı pompalarıyla ısıtmada kul­lanabilirsiniz veya ulaştırmada elekt­rikli araçlarla yapabilirsiniz. Elektrikli araçlar yerel hava kirliliğinin azaltılma­sına doğrudan olumlu katkı veriyor. Ancak hava kirliliği yerelde azalırken bu elektrik nasıl sağlanıyor, en önemli soru bu. Siz elektriği emisyona neden olan fosil kaynaklar ile sağlıyorsanız as­lında emisyonlara devam ediyorsunuz. Hatta elektrifikasyon nedeniyle artabi­lir bile. Elektrifikasyonun yenilenebilir enerji ile olmadığı sürece, yerel hava kirliliğinin sınırlandırılması dışında belli bir faydası yok.

Genellikle ulaştırma sektörü emisyon açısından biraz unutulan bir sektör. Hep elektrik sektöründen konuşu­yoruz haklı olarak. Ulaştırma sektörü Türkiye’de en fazla emisyona sahip olan sektörlerin başında geliyor. Bunun sebebi de %99’dan fazlasının petrol kaynağından geliyor olması. Siz bu sek­törü dönüştürmek istiyorsanız ya daha verimli bir hale getireceksiniz ya alter­natif yakıt üreteceksiniz ya da elekt­rifikasyona gideceksiniz. Türkiye’nin alternatif yakıt üretmek için bu kadar hızlı artan araç sahipliği durumunda çok fazla bir seçeneği yok. Bizim çözü­mümüz elektrifikasyon aslında.

Çalışmaya dönecek olursak, günümüz­de 1500 kadar elektrikli araca sahibiz. Bir o kadar da şarj istasyonu olduğu­nu düşünürseniz, biz çalışmada 2.5 milyon, yani 1500 katı daha elektrikli aracın sisteme entegre edilebileceğini gösterdik. Gerçekçi mi, değil mi? Ben­ce sorulardan bir tanesi bu. 2018 yılının sonunda tüm dünyada 5 milyondan faz­la elektrikli araç vardı. Bu rakamın ge­çen senenin sonunda daha da arttığını, aynı sayıda da şarj istasyonu olduğunu düşünelim. Beklenti gelecek 10 sene içerisinde elektrikli araç sayısının 120 ila 250 milyona ulaşması. Türkiye’nin ulaştırma sektörünün dünyanın %1’i olduğunu düşünürseniz, Türkiye’deki elektrikli araç sayısının 1 ila 2.5 mil­yon elektrikli araca denk geleceğini göreceksiniz. Tabii bunlar Türkiye’nin küresel seviyedeki piyasa akışını takip etmesine bağlı. Eğer Türkiye bu yerel aracı hedeflediği tarihlerde yapabilir ve bununla ilgili piyasa oluşturabilirse bu satışın önüne geçilemeyecek, çünkü bunun birçok avantajı var.

Baktığınızda tüm dünya için de geçerli olan soru bunun nerede şarj edilebile­ceği yönünde. Biz bu soruyu çalışmada cevapladık. Üç tane şarj noktası belirle­dik: Ev, işyeri ve halka açık alanlar. 2.5 milyon araç için 1 milyona yakın şarj noktası belirledik. Toplam dört bölge­de bir değerlendirme yaptık: İstanbul (Anadolu yakası), Ankara, Adana ve İz­mir. Bu bölgeleri Türkiye’de elektrikli araçların ilk piyasasının oluşacağı böl­geler olarak da düşünebilirsiniz. Hem metropol hem kırsal alanları inceledik.

Dağıtım şebekelerindeki problem sayı­sına baktık. Planlanan yatırımlar 2030 yılına kadar devam ederse, bu kadarlık bir elektrikli aracı bu şarj istasyonları ile birlikte Türkiye’nin çok çok düşük bir maliyetle kaldırabileceğini göster­dik. Sonuçlar da önemli bence, çün­kü bunun altyapısı önemli. Güneş ve rüzgarı kuruyorsunuz ve elektriği sa­tıyorsunuz ama elektrikli araçlarda bir altyapı yapılması gerekiyor ve buradan çıkacak faydaların, sisteme olası tehdit­lerin de anlaşılması gerekiyor.

İlk çalışmanızda da yer verdiğiniz ye­nilenebilirin tüketiminin daha fazla olduğu yerlerde konuşlandırılmasına dair, iki senelik sürede bir gelişme var mı?

Bunu rüzgar ve güneş olarak ayrı ayrı incelemek lazım. Rüzgar biraz daha avantajlı bu konuda. Rüzgarın kaliteli olduğu yerler batı bölgeleri. İzmir ve civarında da talep zaten çok fazla. Bu­rada ürettiğiniz yerde tüketiyorsunuz. Güneşte ise sorun biraz daha büyük. Güneşte kalitemizin en iyi olduğu yer, güney ve doğu bölgelerimiz. Yıl içeri­sinde metrekare başına düşen güneş kalitesinden bahsediyorum. Burada bizim o kadar fazla tüketimimiz yok. Bu bölgelere çok fazla güneş santra­lı koyarsanız, tüketimin olduğu yere elektriği getirmek için ilave şebeke alt­yapısına ihtiyacınız olur. Eğer mevcut şebekeyi kullanmak isterseniz, güney­den ve doğudan batıya, kuzeybatı böl­gesine yük akışını da eklersek, mevcut şebekeyi daha çok doluluğa itersiniz. Bu tabii ki işletimi zorlaştırıyor. Güneş bu anlamda daha çok etkileniyor. Ama son iki sene içerisinde, mahsuplaşmay­la ilgili Türkiye’de bir yönetmelik çıktı. Özellikle dağıtık enerjiyi, çatı tipi gü­neş enerjisini destekliyor. Mahsuplaş­ma dediğiniz şey de ürettiğiniz yerde tüketimi destekliyor. Baktığınızda gü­neş kapasitemizin çok büyük bir kısmı ne kadar lisanssız da olsa şebeke ölçe­ğinde sistemler.

İkinci gelişme de YEKA’larda (Yenile­nebilir Enerji Kaynak Alanları) oldu. İlk YEKA’yı hatırlarsanız tek bir kapa­site, 1000 MW’lık bir kurulu güçtü. O büyüklükteki bir kurulu güç için ihale olması YEKA’nın maliyeti açısından başarı getirdi. Tabii onun arkasında sa­nayi politikası olan bir sinerji de vardı. O apayrı bir konu ancak buna katılım­cı ve finansman açısından baktığınızda Türkiye’de YEKDEM ile kurulmuş olan küçük ve orta ölçekli güneş ener­jisi ve değer zincirindeki aktörlerin çok kolay katılabileceği bir sistem olmadı­ğını görürsünüz. Herkesin o sermayeyi veya garantiyi verebilecek şansı yok. Şu an planlanan ve bu senenin ilk çeyre­ğinde duyacağımız mini YEKA denilen ise güneş sistemini, yine 1000 MW ama daha ufak sistemlerle tüm Türkiye’ye dağıtacak. Bu şekilde daha küçük oyun­cu da işin içerisine girebilecek. Tüm Türkiye’ye yayılması şu demek: Güneş kaliteniz belki en iyi yerde değil, daha düşük bir noktada yapıyorsunuz sistemi ama en azından tüketim var. İşi, çok büyük bir şebeke altyapısı yapmadan bunu tüketebileceğiniz bir noktaya gö­türüyorsunuz. Bu bir avantaj.

Güneş enerjisinde endüstriyel tipi çatılar da çok büyük avantaj sağlıyor. Buna dair yakın gelecekte nasıl geliş­meler bekleyebiliriz?

Türkiye’deki bina stoku 9 milyon civa­rında. Bunun 8 milyonu konut binası. Bunun dışındaki 1 milyonu kamu, sa­nayi, ticari, eğitim, hastane, AVM gibi diğer binalar oluşturuyor. Bu bina tür­lerine baktığınızda bunların çatı alanla­rının normal bir konutun çatı alanların­dan daha büyük olduğunu görüyoruz. Bu öncelikle sayıca az olsa da çatı alanı olarak avantaj sağlıyor. Hangi tarifeden elektriği sağladığınız önemli. Son tüke­tici, mesken, yani benim ödediğim kw/ saat başına elektrik bir ticari binanın ödediğinden daha düşük şu anda. Bu da, sizin güneşten ürettiğiniz elektrik maliyetinde ticari binada bir ekonomik potansiyel yaratıyor. Şebeke paritesi diyoruz buna. Şu anda mevcutta küçük de olsa kurulu güçte çoğunluk bu tür konut dışı binalarda ve yakın gelecekte de ekonomik potansiyelin olduğu yer olacak. Bunun başlangıç noktası yine ticari binalar ve benzerleri olacak. İlk piyasa burada kurulacak, bir öğrenme olacak. Öğrenme şu açıdan önemli. Gü­neş sistemlerinin ilk kurulum maliyeti büyük olduğu için şebeke ölçeğinden biraz daha pahalı. İlk yatırım maliyeti diyelim. O öğrenme sürecinde o yatı­rım maliyeti hızla düşecek. İlk yatırım maliyeti düşükse, elektrik tarifem dü­şük de olsa bu anlamda bir avantaj sağ­lanıyor. Dediğiniz gibi ticari binalar bu işin başlangıç noktası kesinlikle.

Türkiye’de fosil yakıtlara verilen teş­vikler üzerine yapılan farklı çalışma­lara baktığımızda fosil yakıta, özel­ likle yenilenebilire oranla çok daha büyük teşvikler verildiğini görüyoruz. Bu çerçeveden bakarsak, Türkiye gibi Paris Anlaşması’nı meclisinden geçirmeyen bir ülkede tüm bu konuşulanları hayata geçirmek, bu eğilimi tersine çevirmek nasıl ve ne kadar mümkün?

İki ayrı çalışmadan çıkan iki rakamı ifade edeyim. Enerji dönüşümü finans­man raporuna göre son 17 yılda ortala­ma 7 milyar dolar enerji sektörüne ya­tırım yapılmış. Bunun yaklaşık 3 milyar doları verimlilik, yenilenebilir enerji ve bunun altyapısına ayrılmış. Eğer biz enerji dönüşümüne mevcut enerji ve­rimliliği eylem planı dahilinde devam etmek istiyorsak, güneş ve rüzgardan %30, tüm yenilenebilirlerden ise top­lamda elektriğin %50’sini 2030’a kadar üretmeyi istiyorsak, gelecek 10 yılı kap­sayacak bir şekilde her yıl 7 milyar dolar daha yatırım yapmamız gerekiyor.

Geçtiğimiz Aralık ayında, Türkiye enerji sektöründeki teşvik ve sübvan­siyonlarla ilgili bir panel düzenledik. Biz bunları piyasa dışı fon akışı olarak tanımlıyoruz. Bununla ilgili bir rapo­rumuz da var. 2018 yılında Türkiye enerji sektörüne 8 milyar dolarlık pi­yasa dışı fon akışı olmuş. Bunun büyük bir çoğunluğu fosil yakıtlara, 3 milyar dolara yakın bir kısmı ise yenilenebilire gitmiş. Gelecekte enerji dönüşümünü gerçekleştirmek ve sistemde esnekliği artırmak istiyorsanız, diğer yakıtlara ya­pılan bu destek ile ilgili bir fayda-mali­yet analizi yapmalısınız.

1 Ocak’ta devre dışı kalan termik santrallarda çalışanlar ve özellikle kamyonlarıyla santrala kömür taşıyan işçiler şu an haklarını arıyorlar. Biz de bir kez daha adil dönüşümün gerekli­liğine şahit olduk…

Adil dönüşümü aslında enerji dönüşü­münün ilk başlığı olarak düşünebiliriz. Yenilenebilir enerjide küresel seviye­de yaklaşık 10 milyon insan dolaylı ve doğrudan istihdam ediliyor. Bu top­lam enerji sektöründeki istihdamın %25’ine denk geliyor. Siz %75’lik bir istihdamı ve bununla ilgili çalışan diğer iş kollarını bu enerji dönüşümü ile bir­likte düşünmeye sevk ediyorsunuz. Şu bir gerçek ki bu işte kazananlar da ola­cak, kaybedenler de. Kaybedenler bu işin mevcutta en fazla tedarikini sağ­layanlar aslında: Fosil yakıtları üreten ve bundan ekonomisine fayda sağlayan ülkeler. Bu ülkelerin de kendilerini planlamaları için bir yöntem olmalı. Siz 10-15 yıl sonrasını görebilecek bir planlamaya sahipseniz bunun önlemi­ni bugünden alabilirsiniz. Mesela bazı ülkeler bu sektörde çalışanlara öncelik sağlıyor. Erken emeklilik desteği ve­riyor veya başka sektörlerde çalışması için teşvik ediyor. Bunun ikinci yönte­mi -ki bunu Arap ülkeleri yapıyor özel­likle- ekonomiyi çeşitlendirme. Mesela elektrifikasyona veya güneş enerjisi­ne yatırım yapıyor. Suudi Arabistan’a veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne ba­kın. Bu ülkelerde yenilenebilir enerji yatırımları boşuna son üç dört senedir yapılmıyor. Buradan kendilerine ge­lebilecek olası istihdam veya ekonomi problemlerini görebiliyorlar. Bunun için sanayi politikası geliştiriyorlar. Bu adil dönüşümün biraz da dolaylı olanı. Ancak ülke seviyesinde daha uzun va­deli planlar yapılabilirse o zaman adil dönüşüm gerçekten adil olabilir. Bizim şu anda karşılaştığımız anlık bir olay. Yatırım yapıldıktan sonra o santrallar tekrar aktif olacak büyük ihtimalle. Eğer Türkiye’nin de bu anlamda dönü­şümü tamamen bahsettiğimiz şekilde olacaksa adil dönüşüm planlamasının yapılması gerekecek.

Rakam söylemeden de bunu konuşmak çok doğru değil. Türkiye’deki yenilene­bilir enerji sektöründe 2018’de doğru­dan ve dolaylı olarak 62 bin kişi çalışı­yordu. Geçen senelerde bu rakam 90 bin civarındaydı. Sektördeki yatırımlar azalınca bu rakam da azaldı. Ama gidi­şata bakılarak gelecekte bu rakamın ne olacağı tahmin edilmeli. Elektrik tale­bine de bağlı haliyle. O hesap yapılma­dan bahsettiğimiz planın yapılması da mantıklı değil.

Türkiye’nin de yararlanmaya başla­dığı yeşil finansman mekanizmaları, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ekonomik krizde sektöre soluk olabi­lir mi?

Kaynak açısından bir sorun görmüyo­rum. Gelecekte yatırımlar nereye ola­cak, tahmin edebilmek lazım. Bununla ilgili ayrı bir çalışma yürütüyoruz şu anda. Geçen senenin Mart ayında ba­kanlığın yayımlamış olduğu üç senaryo vardı taleple ilgili. 2040 yılına kadar %2.5 ile %4 arasında değişen yıllık bir artıştan bahsediyordu. Son rakamlara da bakmak lazım ama sabit kalmış ve hatta biraz da azalma olmuş olabilir.

Bundan sonra elektrik talebi açısından %6 veya %7 büyüme zor gibi geliyor. Ancak yakın gelecekte olabilecek ilave elektrik talebinin büyük bir çoğunluğu yenilenebilir enerjiden karşılanacak. Sektörün de beklentisi bu yönde. Bu çoğunlukla güneş ve rüzgar olacak. Son üç dört senedir yatırımların çoğundan fazlası da güneş ve rüzgardan geliyor. Az bir talep de olsa bugün en ucuz, kurulması en kolay ve hızlı kaynaklar bunlar. Büyük santrallara finansman getirmek çok zor. Son bir senede elekt­rik sektöründeki dönüşümü gördük za­ten. Doğalgaz santrallarının nasıl etki­lendiğine şahit olduk. Talebin daha az olduğu bir “merit order”da en pahalı santralların daha da çabuk etkilenece­ğini düşünürseniz, en ucuz ve en kolay kurulabilen santrallar yine yenilene­bilirler olacak. Yenilenebilirle birlikte enerji verimliliği ve elektrifikasyon var. 1.5 dereceden bahsediyorsanız başka türlü imkanı yok. Bunlara da her türlü finansman kaynağı mevcut.

2020’de nasıl çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

Biz bugüne kadar işin daha çok tek­noloji, finansman ve politika kısmına baktık. Şimdi adil dönüşümle de ilgili bir şekilde işin makroekonomik fayda ve maliyetini incelemeyi hedefliyoruz. Bunun dışında işin piyasa kısmını de­ğerlendireceğiz. Piyasa nasıl geliştiri­lebilir, piyasa açısından dağıtım şebe­kelerindeki iyileştirmeler neler olabilir gibi soruları yanıtlamaya çalışacağız. Yeşil sertifikasyonla ilgili bir çalışma başlatacağız. 2020’de peyderpey çıka­cak. Yakın tarihte çıkması planlanan önemli çalışmamız ise Haziran ayında yayımlanacak enerji verimliliği çalışma­sı. Çalışma, elektrik sektöründe enerji verimliliği ile ilgili iş modellerinin po­tansiyellerini ele alacak. Bu sanırım en can alıcı konulardan biri olacaktır. Neden derseniz toplam kümülatif ya­tırım rakamına bakınca yenilenebilirde Türkiye’nin 40 milyar dolarlık yatırım aldığını görürsünüz. Enerji verimliliği ise sadece 10 milyar dolar almış. Poli­tika açısından da bakarsanız, enerji ve­rimliliği ile ilgili bugüne kadar sarf edi­len efor yenilenebilirle kıyaslanamaz. Kaç senedir biz bu işe bakıyoruz ama verimlilik yenilenebilire göre dörtte bir yatırım alıyor. Bu bir soru işareti. Te­meldeki sorun enerji verimliliği tanı­mı diye bir şey olmaması. Yatırımların bir kısmı başka yatırımların arasında kayboluyor. Bunlar alt nedenler ama verimlilik bir türlü istenilen noktaya ulaşamadı. Enerji dönüşümünü ger­çekleştireceksek bizim talep tarafında harekete geçmemiz lazım. Talep de enerji verimliliği demektir. Benim ya­tırım yapmam gerekiyor. Bu kesinlikle birinci öncelik. Yerel kaynak ve nere­deyse bedava.

*Bu yazı EKOIQ’nun 87. sayısından alınmıştır.

Bulut Bagatır

Bir yorum yazın

Yorum yazmak için tıklayınız.