Kurumların giderek artan iklim risklerinden ötürü yaşadığı etkileri ve bu risklere yönelik yaklaşımlarını ortaya koyan yeni bir araştırmaya göre, katılımcıların %43’ü son üç yılda aşırı hava olayları nedeniyle kayıp ve/veya operasyonel aksaklık yaşadı. Katılımcıların %60’ı birden fazla iklim tehlikesinden etkilendiğini belirtirken, 2025 yılı sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, %62 ile sel baskınları en yaygın iklim tehlikesi olmayı sürdürüyor.
Profesyonel hizmetler firması Marsh’ın İklim Değişikliğine Adaptasyon Araştırması’nın sonuçları, giderek daha fazla olağanüstü hava olaylarıyla karşı karşıya kalan kurumların iklim değişikliğine adaptasyon yaklaşımlarını genişlettiğini ve güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Bununla birlikte resmi stratejilerin oluşturulması, sistem düzeyinde dayanıklılığın güçlendirilmesi ve iklim değişikliğine adaptasyon yatırımlarının sigorta sonuçlarına dönüştürülmesi konularında önemli eksikliklerin devam ettiği dikkat çekiyor.
Araştırma, kurumların giderek artan iklim risklerinden ötürü yaşadığı etkileri ve bu risklere yönelik yaklaşımlarını ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, katılımcıların %43’ü son üç yılda aşırı hava olayları nedeniyle kayıp ve/veya operasyonel aksaklık yaşarken, %60’ı birden fazla iklim tehlikesinden etkilendiğini belirtiyor. 2025 yılı sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, %62 ile sel baskınları en yaygın iklim tehlikesi olmayı sürdürürken, %36 ile ısı stresi ikinci sıraya yükseliyor. Isı stresini %34 ile su stresi, %25 ile tropikal fırtınalar takip ediyor.
Kuruluşlar, iklim risklerine karşı özellikle iş sürekliliği ve fiziksel dayanıklılık alanlarında somut adımlar atıyor. Araştırmaya katılanların %54’ü iş sürekliliği planlamasını geliştirdiğini, %40’ı ise sel baskınlarına karşı koruma gibi varlık mühendisliği çözümlerine yatırım yaptığını belirtiyor. Ancak alınan adaptasyon önlemlerinin sigorta görüşmelerinde dikkate alındığını ifade edenlerin oranı %26 ile sınırlı kalıyor. Öte yandan katılımcıların %62’si, önümüzdeki beş yıl içinde varlıklarına yönelik sigorta temininde zorluk yaşama veya sigorta maliyetlerinde artışla karşılaşma endişesi taşıyor.
Global ölçekte 120’den fazla özel ve kamu kuruluşlarının aldığı cevapları kapsayan araştırma, kuruluşların iklim risklerini değerlendirme süreçlerinde daha kapsamlı ve sistematik yöntemlere yöneldiğini ortaya koyuyor. Risk değerlendirmesi yapan kuruluşların %87’si birden fazla risk türünü birlikte ele alırken, nitel ve nicel yöntemleri bir arada kullananların oranı %77’ye ulaşıyor. Bu oran, 2025 araştırmasında %52 seviyesindeydi. Kuruluşlar, değerlendirmelerinde kendi varlıklarının yanı sıra faaliyetlerini sürdürmek için bağımlı oldukları sistemlere de daha fazla odaklanıyor. Bu kapsamda kritik altyapılar, değerlendirme başlıkları arasında 2025’te beşinci sıradayken 2026’da üçüncü sıraya yükseliyor; tedarikçiler ise altıncı sıradan beşinci sıraya çıkıyor.
Risk değerlendirmelerindeki bu ilerlemeye karşın, adaptasyon stratejilerinin resmi planlara dönüşmesinde gelişime açık bir alan bulunuyor. Araştırmaya göre kuruluşların %78’i adaptasyon stratejileri üzerinde çalışıyor veya bu stratejileri değerlendiriyor. Ancak resmi bir adaptasyon planına sahip olduğunu belirtenlerin oranı %26’da kalırken, kuruluşların %22’sinin henüz bilinen bir adaptasyon planı bulunmuyor. Bu tablo, iklim risklerine yönelik farkındalık ve değerlendirme çalışmalarının somut, ölçülebilir planlarla desteklenmesi gerektiğine işaret ediyor.
Marsh, kuruluşların iklim değişikliğine karşı dayanıklılıklarını güçlendirmek ve risklere daha etkin hazırlanmak için beş temel alana odaklanmasını öneriyor. Bu kapsamda ani ve kronik iklim tehlikelerinin birleşik etkilerinin modellenmesi, varlık ve sistem düzeyindeki kırılganlıklarla bağımlılıkların değerlendirilmesi ve ölçülebilir adaptasyon planlarının oluşturulması öne çıkıyor. Marsh ayrıca dayanıklılığı artırmaya yönelik iyileştirmelerin sigortacılar ve sermaye sağlayıcılarla paylaşılabilecek şekilde belgelenmesinin önemine dikkat çekiyor. Kuruluşların kendi sınırlarının ötesine geçen riskleri yönetebilmesi için kamu kurumları, altyapı sağlayıcıları, yerel topluluklar ve sektör paydaşlarıyla iş birliği yapması da öneriler arasında yer alıyor.


