2021’de Marmara Denizi’nin yüzeyini kaplayan müsilaj, tamamen bize ait olan tek denizimize hiç iyi davranmadığımızı katastrofik bir manzarayla gösterdi. Aradan dört yıl geçti. Müsilaj hâlâ orada, peki biz neredeyiz?
YAZI: Alev KARAKARTAL, Burak ALTINOK
İstanbul Üniversitesi, Fiziksel Oşinografi ve Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Doç. Ahsen Yüksek’le konuşuyoruz. İlk sorumuz Marmara Denizi’nde bu yıl 2021’de olduğu gibi deniz yüzeyini neredeyse tamamen kaplayan ve büyük bir kırıma yol açan müsilaj tablosunun ortaya çıkmamasıyla ilgili. “Neden olmadı” sorumuza tek kelimeyle ve çok net yanıt veriyor: “Olacak…”
2021’den sonra yüzeyde aynı korkutucu manzaraları görmedik. Bilim insanları uyarıyordu; “Bir yere gitmedi, halen orada, risk büyük” diyorlardı, ancak medyanın konuya ilgisini kaybetmesinin de etkisiyle duyan olmadı. Bu yılın ocak ayında çok sayıda uzman ve dalgıç Marmara’nın çeşitli bölgelerinden deniz yüzeyinin hemen altında müsilaj gördüklerini raporladı. Mart- haziran aylarında yüzeyde de tespit edildi. Takibi yapılmayan birkaç haberde söz konusu edildiyse de temmuz ve ağustos’ta bir kısmı su içinde bozunarak bir kısmı da yüzey akıntısı ile Ege Denizi’ne taşınan fenomene olan ilgi yine çabuk söndü.
Doç. Yüksek İle konuşmamızdan 20-25 gün sonra, birçok uzmanın erken bulduğu eylül ayı sonlarında Marmara Denizi kıyılarındaki bir çok noktada, yüzeyde veya yüzeye çok yakın derinliklerde yeniden müsilaj haberleri gelmeye başladı. Ekim ve kasım aylarında, fenomen deniz tabanına çekildi. Bu dosyanın yazılmaya başlandığı kasım-aralık aylarında Marmara Denizi’nin derinleri halen müsilajla boğuşuyordu.
Marmara Denizi’nin Yapısı
Marmara; İstanbul ve Çanakkale boğazları kanalıyla Karadeniz ve Ege’yle, buradan da Akdeniz’le (ve dolayısıyla Atlantik Okyanusu’yla) bağlantılı, bu denizleri etkileyen ve onlardan etkilenen bir iç deniz; daha doğrusu bir boğazlar sistemi.

Dış ve iç dinamikler nedeniyle zaman zaman durağan hale gelse de, bilim insanları genellikle düşünüldüğünün aksine oldukça hareketli ve verimli, ancak çok hassas ve kırılgan bir deniz olduğuna vurgu yapıyor.
En önemli karakteristiği ikili akıntı sistemine sahip olması: Karadeniz’den gelen, tuz oranı düşük (binde 18), besin tuzları bakımından zengin, bol proteinli, balıkçılık, biyoçeşitlilik ve üreme için son derece önemli akıntı üst tabakayı oluşturuyor. Oksijen bakımından zengin, yoğun bir tuzluluk oranına sahip (binde 38) alt tabaka ise Akdeniz’den geliyor. Mercanlar, ekonomik bakımdan önemli demersal (dip) balıkları olan ve giderek sayıları azalan kırlangıç, iskorpit, mezgit, tekir, barbun, kalkan, pisi balığı gibi balıklar Akdeniz’in bu suyunu kullanıyor.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi, üniversitenin Çevre Bakanlığı’nın desteğiyle yürüttüğü Marmara Denizi Bütünleşik Modelleme Sistemi’nin (MARMOD) saha araştırmacısı Dr. Hasan Örek Marmara’nın bu yapısını, “Aslında Marmara Denizi diye bir su yok. Marmara’nın üst tarafında Karadeniz’de ne varsa o olur, Akdeniz’de olanlar da alt tarafında. Ortada dar bir geçiş tabakası var. Belki orası orijinal Marmara’dır” diye anlatıyor.

Bu ikili yapı; aralarındaki karışımın çok sınırlı olması nedeniyle dünyada eşine az rastlanan bir durum: Biyoçeşitlilik bakımından Akdeniz havzasını, verimlilik bakımından da Karadeniz’i yansıtan azami 1.270 metre derinliğindeki bu küçük deniz, çeşitliliği ve sayıları giderek azalsa da 35 türü balık olmak üzere yaklaşık 3 bin türden oluşan çok zengin bir biyotaya ev sahipliği yapıyor.
Adım Adım Komaya Doğru
Ancak bu manzara, özellikle bölgenin ve ülkenin en büyük kenti olan İstanbul’daki gelişmelerle son iki yüzyılda, çoğu kişi farkında olmasa da içten içe çoktan değişmeye başlamıştı bile. Daha 19. yüzyıldan başlayarak endüstrileşme girişimlerine sahne olan İstanbul, 20. yüzyıla gelindiğinde endüstri tesislerinin yüzde 55’ini barındırıyordu. Sanayileşmenin getirdiği göçe bağlı nüfus patlaması ve plansız kentleşme sonucunda 1980’lerde nüfus 5 milyona dayandı. Bölgeye yığılan sanayi tesislerinin atık suları, geometrik artan evsel atıklar ve tarımsal atıklar ise adeta bir “atık havuzu” olarak kullanılan Marmara’ya salındı. Aynı dönemde denizi “kurtarmak” için bazı eylem planlar yapılsa ve yönetmelikler çıkarılsa da durum fazla değişmedi. Üstelik çare olarak İstanbul’da yoğunlaşan ağır sanayi tesislerinin kent dışına çıkarılması, sorunu çevre illere ihraç etti.
2000’li yıllarda giderek “şişen” İstanbul; ticaret, turizm, inşaat gibi sektörlere dayalı yeni “kalkınma” modeli gereği hayata geçirilen devasa altyapı projelerinin etkisi, iç göçe ek olarak zor zamanlar geçiren komşularından aldığı göçün de katkısıyla gayriresmî rakamlara göre 20 milyona dayanan bir nüfusa ev sahipliği yapan, ucu bucağı görünmeyen, kaotik bir metropole dönüştü.
İstanbul’da bunlar olurken, çevre iller de öngörüsüz politikalar sonucunda İstanbul’un kaderine eşlik etmeye başlamıştı. Özellikle birer tarım bölgesi olan ve buna rağmen en kirletici sanayinin kaydırıldığı Tekirdağ, Kocaeli, Bursa gibi illerin tüm endüstriyel, tarımsal evsel atıkları yeterli arıtma olmaksızın Marmara’ya akıtılmaya başladı.
1980’lerin sonundan itibaren anılan nedenlerle çok sayıda kırmızı ve yeşil alg patlamaları, denizanası vb. fırsatçı türlerin aşırı artışı gibi pek çok sorun yaşayan Marmara Denizi’nde o yıllardan bu yana giderek ağırlaşan bir tablo halinde biyoçeşitliliğin azaldığına, kitlesel balık ölümlerine, oksijensiz bölgelerin ortaya çıkışına ve müsilaj olaylarına tanık olmaya başladık.
Merkezi ve yerel yönetimler Marmara Denizi’nde müsilajın ilk kez 2007’de görüldüğünü belirtiyor ancak bazı dalgıçlar 1975’li yılların ortalarından beri Marmara’da dönem dönem müsilaj gördüklerini anlatmış.

Kritik eşik,1989’da İstanbul’un tüm atıklarının boşaltıldığı, kokudan yanına yaklaşılmayan, bir zamanların ‘Altın Boynuz’u Haliç’i temizlemek amacıyla başlatılan “derin deşarj” uygulamalarının tüm bölgeye yayılmasıyla aşılıyor. Dönemin bazı akademisyenlerince kirliliğe bir çözüm olarak ortaya atılan yöntemle denizin bir “atık taşıyıcısı bant” olarak kullanılması; kirliliğin seyrelerek Karadeniz’e ulaşması umuluyor. Oysa bilim dünyasının ağırlıklı bölümü en iyi şartlarda bile akıtılan atığın en az yüzde 30’unun Marmara’ya “döndüğünü” o zaman da söylüyor. Uygulamada ise çoğu kez alt akıntıya deşarja bile gerek görülmüyor, üst tabakaya atık sular 5-10 metrelik derinliğe bırakılıyor.
1992-94 yıllarında bilim insanları ve uzmanlar müsilajla ilgili çok sayıda makale yazarak yetkileri uyarıyor. 1997’de Çanakkale Boğazı’nda müsilaj raporlanıyor. 2007-2008 yıllarına gelindiğinde Marmara Denizi’nde daha etkili ve uzun süre tekrar ortaya çıkıyor.
VİDEO: SERÇO EKŞİYAN, LOKASYON: BÜYÜKADA, GÜNEYDOĞU BÖLGESİ
Bilim insanları uyarı üzerine uyarı yapıyor; “Marmara komaya girmek üzere” diyorlar ama, bu tarihlerde henüz bu sese kulak veren yok.
Milat; 2021’de.

Kışa girerken, müsilaj bütün Marmara Denizi’nin yüzeyini; kıyıları, açıkları ve boğazlarıyla kalın bir tabaka halinde, neredeyse tamamen kapladı. Ortaya çıkan katastrofik manzara, sadece korku ve endişeye kapılan vatandaşları değil, böyle bir yıkımı beklemeyen yetkilileri de şaşırttı.
Deniz biyoloğu, denizaltı belgesel yönetmeni Dr. Mert Gökalp anlatıyor:
“2007’nin ardından 2021 felaketine doğru giderken, dalışlarımız sırasında denizde yüzen serbest müsilajı; yastık kılıfı gibi lifli tabakalar halinde görüyorduk veya bir gorgonun (Alcyonacea-sert dallı iskelete sahip, koloni halinde yaşayan bir mercan türü- E.N) üzerine dolanmış şekilde duruyordu. 2021’deki felakette deniz zeminindeki süngerler, tunikatlar, algler, mercanlar, yosunlardan oluşan rengarenk ve çeşitlilik içeren bir yapının, büyük gorgonların yok olmuş olduğunu görmek en dramatik olanıydı. Müsilaj bir ölüm battaniyesi gibi üzerlerini kaplayıp o rengarenk çeşitliliği, bu inanılmaz filtrasyon mekanizmasını yok etmişti.”
MERT GÖKALP, MÜSİLAJ BELGESELİ
İlk tepki, yüzeydeki ölü tabakayı temizlemeyerek müsilajı göz önünden kaldırmak oldu. Ardından eylem planları, yeni yönetmelikler ve sınırlamalar geldi, ancak aradan geçen dört yılda alınan mesafe büyük bir soru işareti olarak ortada duruyor.
Dört Yıl Sonra…
Yıllardır olduğu gibi, geçen dört yıl boyunca da araştırmalarını sürdüren İstanbul Üniversitesi, Su Bilimleri Fakültesi, Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı öğretim görevlisi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Bayram Öztürk, bu yıl ekibiyle birlikte yaptığı araştırmalarda, yapılan çalışmalara rağmen fenomenin sadece Marmara’da değil, Türkiye’yi çevreleyen bütün denizlerde; Karadeniz’de, Çanakkale Boğazı yoluyla ve üst akıntıyla geçtiği Kuzey Ege’de, Assos’a kadar olan bölgede varlığını sürdürdüğünü saptadığını anlatıyor.
KAYNAK: TÜRK DENİZ ARAŞTIRMALARI VAKFI (TÜDAV)
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü, MARMOD Projesi’nin lideri Prof. Barış Salihoğlu ve ekibinin verileri de benzer:
“Tüm denizlerimiz ciddi kirlilik baskısı altında. Hatay, Mersin, Antalya, Fethiye körfezleri ve Karadeniz de risk altında. Ege’yi rüzgar koşulları ve akıntılar biraz kurtarıyor gibi görünüyor ama nereye kadar? Orası da kirli.”
Peki bu yıl neden 2021’de olduğu gibi tüm deniz yüzeyini kaplayan bir felaket manzarası görmedik ya da dönemsel olarak yüzeyin hemen altında rastlamadık?
Dr. Hasan Örek yüzeyin altındaki yapının önemli kısmının “dekompoze” olduğunu söylüyor: “Müsilajın da belli bir yaşam döngüsü var. Organik bir madde olduğu için, bozulmaya başlayınca içinde gaz molekülleri oluşuyor, o yukarı çıkıyor. Yavaş yavaş da küçülüyor, çözülüyor, bozuluyor.. Bir kısmı da dibe çöküyor ya da üst akıntıyla Kuzey Ege’ye sürükleniyor ve orada dağılıyor.”
Boğaziçi Üniversitesi, İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu üyesi Prof. Murat Türkeş ise bu durumu deniz suyunun sıcaklıkları ve coğrafi özelliklere vurgu yaparak açıklıyor.
“2025 Mart-mayıs üç aylık ortalamalarının normaline göre farkına baktığımızda, Marmara normalden 0.5C, Batı Karadeniz 1C, Kuzey Ege 05 ila 1C daha sıcak olmasına karşın önceki yıllara göre belirgin bir soğuma olduğunu söyleyebiliriz. Mayıs-haziran aylarında ise sıcaklıkların normale yakın veya biraz altında olduğunu görüyoruz: Yaklaşık -02 C ile +0.3C’lik bir skalada, deniz üzeri sıcaklıkları normalinden 1-2C daha soğuk ölçüldü. Oysa Batı Akdeniz normallerinden 2,5-3 C daha sıcak aynı dönemde. Denizin altında olanlar konu dışı, ama bu yıl su sıcaklıklarının normallere yakın ya da biraz altında olmasının, müsilajın olup olmadığından bağımsız olarak onu kısmen dizginlemiş olması muhtemel.”

Ek olarak aynı dönemde Batı Karadeniz’den gelip Marmara, Boğazlar ve Kuzey Ege üzerinde etkili olan, normallerinden daha soğuk ve daha güçlü kuzeyli rüzgar sisteminin de hava ve yüzey suyu sıcaklıklarındaki etkisine dikkat çekiyor: “Hava koşulları ve değişen iklim şartları müsilajın varlığı ve yokluğunu açıklamaz ama en azından yüzeye çıkmasını ve burada yaygınlaşıp yaygınlaşmadığını etkileyebilir.”

AYLARA RÜZGAR ANOMALİSİ, 2025, KAYNAK: CLİMATE CHANGE İNSTİTUTE, HAZIRLAYAN: PROF. MURAT TÜRKEŞ
Marmara’daki Müsilajın En Büyük Nedeni Kirlilik Yükü
Müsilaj; denizdeki biyolojik üretimin ilk basamağı olan bitkisel planktonun (fitoplankton) endüstriyel, kentsel ve tarımsal kirlilik, su sıcaklığı, durağanlık gibi etkilerin tetiklemesiyle aşırı çoğalması sonucu deniz suyuna salgıladıkları sümüksü, şeffaf, yapışkan bir organik madde. Aslında doğal bir oluşum ve bu haliyle toksik değil. Ancak denize insan müdahalesinin artmasıyla sorunlar da kendini göstermeye başlıyor.
Marmara’daki felaket tablosunun nedeni ağırlıklı olarak karasal: Karadaki noktasal ve yaygın, giderek de artan kirlilik yükleri; özellikle de ya hiç ya da yeterince arıtılmamış kentsel ve endüstriyel atık su deşarjları en büyük rolü oynuyor.
Prof. Öztürk, Marmara Bölgesi’nde toplam atık su arıtma oranının bugün itibariyle yüzde 50 civarında olduğunu, yani yüzde 50 oranında arıtılmamış suyun denize aktığını belirtirken, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi, Denizcilik Fakültesi, Su Kaynakları Yönetimi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Mustafa Sarı ekliyor:
“Marmara Denizi ‘astımlı bir çocuk gibi’, hassas bir yapı. Biz ise bu çocuğu gözümüz gibi korumak yerine sanki kömür madenine çalışmaya göndermişiz. Denizin çevresini Türkiye’nin yarısından fazlasına hizmet sunan endüstriye açtık ve 25 milyondan fazla insanı yığdık. Bu kadar insanı beslemek için tarımsal faaliyet de yoğunlaştı. Ayrıca Türk Boğazlar Sistemi transit geçiş bölgesi olduğundan deniz taşımacılığı da arttı. 25 milyon insanın atıklarının ancak yarısını arıtıyor, kalanını olduğu gibi denize gönderiyoruz. Sanayi atıklarının en fazla yüzde 30’unu arıtıyoruz, yüzde 70’i halen olduğu gibi denize boca ediliyor. Tarımsal atıkları ise hiç arıtmıyoruz. Müsilaj olmasın da ne olsun?”
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Hidrobiyoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Cem Dalyan ise 2021’deki müsilaj sırasında yaptığı ilk dalıştan tekneye çıktıktan sonra “Dünyada kaç deniz biyoloğu bir denizi ölürken görebilir” diye düşünürken, aynı anda bu düşüncenin dehşetine kapıldığını anlatıyor. Dalyan 2021 ve 2025 müsilaj atakları arasındaki farktan bahsederken, bunun nedenini ise henüz bilmediklerini ifade ediyor.
Tarımda Kullanılan Kimyasal İlaç ve Gübrelerin Rolü
Denizel müsilaj oluşumunda en büyük etkenlerden olan azot ve fosforu en çok salan sektör endüstri, özellikle de Organize Sanayi Bölgeleri… (Marmara Denizi çevresindeki illerde bulunan OSB’ler ilerleyen bölümlerde ayrıca ele alınacaktır.- E.N)
Ancak çok sayıda uzman, yayılı kaynaklardan, yani tarımsal alanlardan ve kentsel yüzey akışlarından denize akan kirliliğin miktarının -birincil neden bu olmasa da- azımsanmaması gerektiğine de işaret ediyor. Bazı bilim insanları da çok sayıda akarsuyun üzerinde sanayi kuruluşları ve yerleşimler olduğunu ve bunların atık sularının da denize akan bu sulara deşarj edildiğini hatırlatarak en azından Türkiye için “yayılı kaynak” tanımını genişletmenin doğru olacağını söylüyor.
Bu kaynakların oluşturduğu kirliliğin miktarı ve denize ulaşan payının belirlenmesinin noktasal kaynaklara göre çok daha zor olduğunu belirten Marmara Belediyeler Birliği, sorularımıza verdiği yanıtta, özellikle Güney Marmara’daki yoğun tarım ve hayvancılık faaliyetinin denize önemli miktarda azot ve fosfor taşıdığını belirtiyor.

Marmara Denizi Eylem Planı kapsamında oluşturulan ve havzalarda detaylı bir inceleme gerçekleştiren çalışma grubunun verileri şöyle:
“Çalışma sonucunda, dokuz alt havza arasında Uluabat, Manyas ve İznik Gölü alt havzalarının, toplam TN (toplam azot) yükünün (%35) ve TP (toplam fosfor) yükünün (%32) önemli bir kısmını oluşturduğu belirlenmiştir. Bu kirleticilerin öncelikle gölleri etkilediği, ardından nehirler aracılığıyla Marmara Denizi’ne taşındığı tespit edilmiştir. Simav-Susurluk Çayı Alt Havzası, TN yükünün %25’ini ve TP yükünün %26’sını sağlayarak en yüksek katkıyı yapan alt havza olmuştur; onu Biga-Gönen (%14 TN, %14 TP) ve Kuzey Marmara (%11 TN, %12 TP) alt havzaları izlemiştir. Tarımsal faaliyetler (bitkisel üretim ve hayvancılık) toplam TN yükünün %75’ini ve TP yükünün %84’ünü oluştururken; tarım dışı arazi kullanımı ise TN’nin %25’ine ve TP’nin %16’sına katkıda bulunmaktadır.”
TÜBİTAK-MAM’ın yayımladığı verilere göre de Marmara Denizi havzasında tarım ve hayvancılıktan kaynaklı yıllık azot ve fosfor miktarı sırasıyla 329,000 ton ve 78,000 ton olarak hesaplanmış. Bu, günlük yaklaşık 900 ton azot ve 200 ton fosforun denize ulaşma potansiyeli taşıdığı anlamına geliyor. Bu yayılı kirleticilerin Marmara Denizi’ne ulaşma oranının yüzde 30 olduğu varsayılsa bile denize 20 ton/gün azot ve 60 ton/gün fosforun ulaşma potansiyeli bulunuyor.

Türkiye’nin kimyasal gübre için kullandığı azot ithalatı Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre 2000’den 2020’ye kadar Brezilya ile yarışmış. Her iki ülke ithalatı yüzde 98 oranında artırmış. Fosfat ithalatında görece bir azalma görülse de bu tarihler arasında yaklaşık iki katlık bir artış bulunuyor.
Kompoze (içinde azot, fosfor, potasyum gibi temel maddeler bulunan) gübre tüketimi ise dünya ortalamaların üzerinde. Dünya azot tüketiminde 2,1 milyon ton ile 9’uncu sırada yer alan Türkiye 2010’dan 2020’ye kadar en yüksek artış gösteren üçüncü ülke.

ÜLKELERİN TOPLAM NPK TÜKETİMİ DEĞİŞİMİ (2010-2020), KAYNAK: GÜBRE SEKTÖR POLİTİKA BELGESİ, 2023-2027
Üretim tarafında da 2010 yılında yaklaşık 3,4 milyon ton olan fiziki gübre üretimi, 2023 yılında %29,1 oranında artarak 4,5 milyon tona ulaşıyor. 2023’teki üretimin %68,8’ini kalsiyum amonyum nitrat (%26 N), DAP, amonyum sülfat, üre, 20-20-0 ve 20-20-0+Zn’li gübreler oluşturuyor. Türkiye’de BBM üretimi 2023 yılında 1,6 milyon ton olup üretimin %59,1’ini azot üretimi meydana getiriyor.
Yıllar itibarıyla kullanılan “kayıtlı” tarım ilaçlarının ayrıntılı olmayan listesi de burada. Ancak bu veriler bize kapsamlı bir analiz yapma imkanı tanımıyor, çünkü kayıtsız olarak bunun çok daha fazlası kullanıldığı gibi liste fosfor kaynağı “glyphosate”, bakır bazlı “fungisitler”, organofosfat insektisitler, neonikotinoidler gibi maddeleri kapsamıyor.
İklim Değişikliğinin Etkisi
İklim değişikliği nedeniyle suların ısınması müsilajın oluşması için bazen tetikleyici bazen de sorunu ağırlaştırıcı bir rol oynuyor. Buna kirleticilerin etkisi, aşırı avcılık ve biyoçeşitlilik kaybı da eklenince müsilaj, bir kez ortaya çıktıktan sonra denizel ekosistemde yıkım etkisi yaratan bir kısır döngüye yol açıyor.
Marmara’da deniz suyu sıcaklıklarının ortalamadan yaklaşık 2,5-3C daha sıcak olduğunu hatırlatan Prof. Sarı, bilgisine başvurduğumuz tüm diğer bilim insanları gibi ortaya çıkan bu ağır tablonun karmaşık bir sürecin sonucu olduğunu belirtiyor.

Deniz suyu sıcaklıklarının artışı sorununu tek başına Türkiye’nin çözmesinin mümkün olmadığını, Marmara’nın tabakalı yapısını ise değiştiremeyeceğimizi söyleyen Sarı, bu durumda müdahale edilebilecek tek ve en önemli şeyin kirliliği önlemek olduğuna dikkat çekiyor.
Marmara’nın kirlilik yükünün ağırlıklı etkisi konusunda bilim dünyasının ortak görüşüne hak veren Prof. Türkeş ise iklimin etkisini anlatırken, tıpkı karadaki gibi denizlerde de sıcak dalgalarının yaşandığını hatırlatıyor. Denizlerin normallerden daha sıcak olmasının mevsimlerden bağımsız olarak devam ettiğini kaydeden Türkeş, sulardaki sıcak dalgalarının artık aralıklarla mayıstan eylüle kadar uzayan yaz dönemi boyunca sürdüğünü belirtiyor. Eylül 2020’den başlayarak üçer aylık periyotlarla deniz yüzey sıcaklıklarını incelediklerinde Kuzey Ege, Marmara ve Batı Karadeniz’in normallerin üzerinde sıcak olduğunu tespit etmişler. (Müsilaj 2020 Eylül-2021 Mart döneminde Marmara’nın yüzeyi kaplamıştı- E.N)

AYLARA GÖRE DENİZ SUYU SICAKLIKLARI, 2025, KAYNAK: CLİMATE CHANGE İNSTİTUTE, HAZIRLAYAN: PROF. MURAT TÜRKEŞ
2024, bir bütün halinde hem hava hem de deniz suyu sıcaklıkları açısından normallerin epey üzerinde geçti. Türkeş, “Bu aslında 2025’e doğru müsilaj için bir zemin oluşturduğunu gösteriyor” diyor.
Prof. Türkeş’in açıkladığına göre, 2025’in ilk üç ayı 1991-2020 normallerinden farklı olarak Karadeniz bir bütün halinde Marmara Denizi’nden yaklaşık 2C, Kuzey Ege ise normallerden 1C daha sıcak. Çanakkale Boğazı’nda müsilajın yüzeye çıktığı şubat, mart, nisan aylarında ise Batı Karadeniz ve Marmara denizleri, normallerinden 1-2C daha sıcak olarak ölçülmüş. Mayısla birlikte Karadeniz, Marmara ve Kuzey Ege’de yüzey sıcaklıkları kuzeyli sirkülasyonun hakim olmasıyla normalden 1 ila 2C daha soğuk ölçülüyor. Paralel olarak mart sonu nisan başında Çanakkale’de yüzeye çıkan müsilaj derinlere çekiliyor
ODTÜ ekibinin araştırmalarına göre, Marmara Denizi’nin derinliklerinde de sıcaklık artışı görülüyor.
Bunun en önemli nedeni olarak da ısınan Akdeniz yüzey suyununun Marmara’nın derinlerine girerek tüm su kütlesini ve su kolonlarını etkilemesini gösteriyorlar. Deniz suyundaki sıcaklık artışı ve tuzluluktaki yoğunluğun geçişliliğinin az olması, denizi de dönemsel olarak daha stabil yani durağan hale getiriyor. Bu durağanlık, Marmara için müsilaj oluşumunu da etkileyen, istenmeyen bir durum.

Dr. Örek Akdeniz’deki sıcaklıkların kontrol ettiği termoklin tabakalaşmasının da artık eskisi gibi “zamanında kırılmadığını”, kasım sonu aralık başı gibi kırılan bu tabakalaşmanın ocağın ortasına sarktığını anlatıyor. Bu da, genel sirkülasyon paternini bozuyor, dolayısıyla bölgesel ekstremlerin artışı anlamına geliyor.
İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman ve İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin de Marmara Denizi’yle ilgili temel sorunun havzadaki yoğun kentleşme ve sanayileşmenin yarattığı kirlilik olduğu, iklim değişikliğinin ikincil ve belki tetikleyici bir etken olduğu görüşünü paylaşıyor ancak kirlilik yükü konusunda çok daha vurgulu:
“Belki okyanusa boşalttığınızda fazla bir şey fark etmeyecek olan bir kirlilik yükünü, giriş çıkışı çok dar, iki boğazdan ibaret, kapalı bir iç denize boşaltıyorsunuz ve bunu en az 50 yıl yapıyorsunuz. İstanbul’un, Marmara ve Trakya’nın nüfus artışını ve sanayileşmesini düşünün. Üstelik bir de Trakya, Bursa ve Çanakkale, yani üç taraftan yoğun bir tarımsal arazi de var. Bütün bunları aynı bölgeye; sırf İstanbul’a yakın olduğu, ulaşım ve lojistik kolay olduğu için yığarsanız ve hepsinin atıkları da Marmara Denizi’ne boşaltılırsa, olacağı bu.”

Genel olarak ötrofikasyonun Marmara’ya özel bir sorun olmadığını, dünyanın pek çok bölgesinde ve hatta okyanusta 1950 ila 70’lerde bir “su kirliliği” olarak yaşandığını hatırlatan Şahin, arıtmanın ve yeniden kullanmanın önemine vurgu yapıyor.
İstanbul Şişli Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Bölümü Müdürü, çevre mühendisi Meryem Kayan, denizel kirliliğin “ısıyı emme etkisini” unutmamak gerektiğine dikkat çekiyor. Suyun içinde partikül yoğunluğu arttıkça bunların güneşten gelen ısıyı tuttuğunu ve soğurulan sıcaklığın suya aktarıldığını anlatan Kayan, “Denizler ısınıyor, bu doğru, ama nedeni sadece küresel ısınma değil, kirliliğin de bunda önemsiz sayılmayacak bir etkisi var” diyor.
Kayan’ı destekleyen bir görüş de Marmara ve Ege’de dalış yapan Dr. Mert Gökalp’ten. Denizin “berraklığının” önemine dikkat çeken Gökalp, atık su deşarjı, inşaatlar, tekne atıkları gibi pek çok nedenle Türkiye denizlerinin berraklığını kaybettiğini, Marmara’da 4-5 metrede, akıntı olduğunda 3 metrede görüşün kaybolduğunu anlatıyor. Ege’de ise berraklık sınırı 30 metrelerden 5 ila 10 metrelere düşmüş. Buna paralel olarak birim içindeki canlılık da berraklıkla birlikte azalıyor.
Kuraklığın Etkisi
Türkiye, 2025’te üçüncü su yılına kuraklık çekerek giriyor. İklim değişikliğine bağlı kuraklık da müsilajı etkileyen önemli faktörlerden biri. Türkeş, Salihoğlu ve Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü öğretim görevlisi, su politikaları ve yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan buna dikkat çekiyor.

Prof. Türkeş ve Dr. İlhan, kuraklık nedeniyle Marmara’ya taze su girişi çok azaldığı için kirletici yüklerin etkisinin daha fazla olduğunun unutulmaması gerektiğini söylüyor. Kuraklıkla birlikte su hızlı biçimde buharlaşırken içindeki toksik maddelerin miktarı sabit kalıyor. Bu toksik maddelerin suda oransal olarak artması hem ötrofikasyon hem de deniz veya akarsu canlılarının ölümü anlamına geliyor. Bu durum denizel yaşamın ihtiyaç duyduğu besin maddesinin azalmasına da yol açıyor.
Diğer uzmanların aksine eylül ayının müsilaj için “erken” olmadığını, bunu beklediğini belirten Salihoğlu da iklimin ve yağışın durumuna dikkat çekerken, özellikle Karadeniz Bölgesi’ndeki aşırı kuraklığa vurgu yapıyor:
“Marmara’nın özellikle Karadeniz’den gelen yüzey suyunun miktarındaki değişim de müsilajın oluşup oluşmamasında etkili. Karadeniz’in aldığı yağışlar azaldıkça ve onlarca akarsudan yeterince akış sağlanmadıkça bu durum Marmara’yı etkiliyor. Bu su azaldığında müsilaj daha hızlı ortaya çıkıyor.”
Aşırı Balıkçılık ve Müsilaj: Karşılıklı Bir Tahribat Döngüsü
Müsilaj balık popülasyonları ve deniz altı canlıları gibi hayatını denizlerden kazananları, özellikle de balıkçıları da olumsuz etkiledi. 2021’de Marmara’ya atılan ağlar, müsilajla kaplandığı için balıklarla birlikte balıkçılık faaliyetleri de büyük zarar gördü.

2022’de balık popülasyonunda, bir önceki yıl avlanamadıkları için görece bir artış görülse de 2023 ağustos ve eylül aylarında Marmara’da 10 farklı kıyı istasyonunda ekibiyle araştırma yürüten Mustafa Sarı, müsilaj yüzünden Marmara Denizi’ndeki balık tür çeşitliliğinde yüzde 24 civarı bir azalma, biyokütle anlamında da yüzde 20 civarında bir düşüş tespit ettiklerini açıklamıştı. Türkiyeli balıkçıların en çok avladığı hamsi, istavrit, kolyoz, lüfer, sardalya gibi türlerin miktarında da yüzde 20 azalma görüldü.
2024 av sezonu ise yine müsilaj nedeniyle çok daha erken bir tarihte sonlandırıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, “su ürünleri” üretimi 2024’te yüzde 7,6 azaldı. “Su ürünleri avcılığında” ise yüzde 21,6 azalma görüldü.
Uzmanlar, müsilajda kirlilik kadar etkisi olmasa da Türkiyeli balıkçıların, özellikle de endüstriyel balıkçılık faaliyeti yapanların neredeyse soykırıma varan gırgır, trol gibi deniz tabanını süpüren ve deniz yaşamına büyük zarar veren yöntemlerinin balık popülasyonunu azaltıp besin zincirini kırarak dolaylı yoldan müsilajın artmasında katkıları olduğuna, yani bugünü kurtarmaya çalışırken, hem kendi yarınlarını hem de “ekmek kapıları” olan denizlerimizi tehlikeye attıklarına vurgu yapıyor.
KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI (KOS) SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARI
Ahsen Yüksek’e göre fitoplanktonların çoğalması, yavru balığın beslenmesini sağladığı için tek başına balıkçılık açısından kötü bir şey değil: “Ancak biz bir yandan atıklar yoluyla planktonik aktiviteyi artırırken, bir yandan da aşırı avcılıkla yavru-yetişkin demeden balık popülasyonunu daraltınca geriye organik madde atığı kalıyor. Aşırı üreyen bu canlılar kitlesel halde ölürken oksijeni tüketen bakteriler onları parçalıyor. Marmara’nın oksijeni zaten düşük, böylece daha da düşüyor, organik atık da denizde parçalanamadan birikiyor. Bunun sonunda da müsilaj dediğimiz jelimsi canlılar çoğalıyor.”

Marmara Denizi’ndeki bütün “balık stoklarının”, en çok avlanan ve tüketilen hamsi ve istavrit dahil olmak üzere sömürülmüş halde olduğuna vurgu yapan Doç. Yüksek’e göre, yaz aylarındaki üreme mevsiminin hemen ardından, hatta bazı türler için üreme sezonu henüz yeni başlamış ya da devam ederken, 1 Eylül’de açılan “avcılık sezonu” (2025-2026 Av Sezonu 23 Ağustos 2025 tarihinde başladı. -E.N), bundaki en büyük etken. Yüksek, özellikle son çeyrek yüzyılda her av sezonu sonrasında müsilaj olaylarıyla karşılaşıldığına dikkat çekerek, 1980 öncesinde Marmara’da kırlangıç, öksüz, orkinos büyük balıkların avı ön plandayken, özellikle 2000’den sonra üst sularda hamsi, daha derinlerde ise giderek azalan karides’in dışında pek bir şey kalmadığını üzülerek dile getiriyor.

Çanakkale ziyaretimiz sırasında görüştüğümüz Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Yeşim Büyükateş, Çanakkale Boğazı’nda 2020-2021 yıllarında Doç. Burak Daban’ın hem pelajik (yüzey ve yüzeye yakın alanlarda yaşayan) hem de demersal (dip) balıkları üzerinde yürüttüğü çalışmada, müsilajın yarattığı yıkım sırasında ve hemen ardından biyolojik çeşitlilik düşük olsa da tür sayısında bir azalma olmadığını hatta belirli türlerin sayılarında azalış yerine artış gördüklerini anlatmıştı.
Çanakkale Üniversitesi Fen Fakültesi, Biyoloji bölümü öğretim üyesi, hidrobiyoloji ve biyolojik oşinografi üzerine çalışan Prof. Herdem Aslan, türlerdeki sayısal artışı şöyle açıklıyor:
“Herhangi bir yerde meydana gelen katastrofik bir olayda, bölgedeki süksesyon (belli bir zaman diliminde ekolojik topluluğun tür yapısındaki değişim süreci- E.N) mevcut canlıların yok olmasıyla bozulabilir ama toleransı yüksek olan ve kurtulan canlıların çok miktarda üremesi görülmemiş bir durum değil. Yine de bunun çeşitliliğin her adımını temsil edip etmediğine bakmak gerekir. Yani sadece bir türün artışı, özellikle de ekonomik değeri olan bir-iki türün artışı genel bir artışa işaret etmez. Çünkü bu sürdürülebilir bir iyileşme anlamına gelmez.”
Dr. Melis Yılmaz ise, 2021’deki müsilaj krizi sırasında Çanakkale Boğazı’nda çok yıllık makroalg türleri üzerine bir yıl boyunca yürüttüğü saha çalışmalarında, özellikle “Gongolaria barbata” türünde ciddi bir tahribat tespit etmiş. Bu tür, balık yumurtaları ve yavru balıklar için doğal bir yuva ve korunak alanı oluşturuyor. Ancak müsilajın yoğun örtüsü altında, bu yapının büyük ölçüde zarar gördüğünü gözlemlemiş:
“Müsilaj oluşumunu tetikleyen karasal kaynaklı besin girdileri, ilk aşamada planktonik üretimi artırarak su kolonunda dengesiz bir çoğalmaya yol açıyor. Bu süreç kısa vadede “doğal” gibi görünse de plankton patlamalarını izleyen oksijen azalması ve yoğun organik yük, “Gongolaria barbata” gibi habitat oluşturan türler üzerinde ciddi bir stres yaratıyor. Sonuçta yalnızca alglerin kendisi değil, bu türlere bağlı tüm kıyısal ekosistem etkileniyor; barınma, beslenme ve üreme alanları zayıflıyor.”
Yılmaz, bilimsel çalışmaların da bu gözlemleri desteklediğini, müsilajın tek başına değil, ötrofikasyon, yüksek besin tuzu girdileri ve kronik kirlilikle birlikte ele alındığında, bu alg ormanlarının uzun vadede ciddi kayıplar yaşadığını anlatıyor: “Nitekim Adriyatik’te geçmişte yaşanan benzer süreçlerde, büyük kahverengi makroalg yataklarının gerilemesiyle birlikte balıklar ve omurgasızlar için kritik yaşam alanlarının da ortadan kalktığı vurgulanıyor.”

Boğaz kıyı habitatlarının bentik komünite yapısına müsilajın etkisini inceledikleri bir çalışmanın sonuçlarını aktaran Prof. Aslan, deniz kestanelerinin, yosunların ve belirli birkaç türün sayısında da hatırı sayılır ölçüde artış olduğunu tespit ettiklerini, bunun denizin canlılığına değil, söz konusu bölgenin çölleştiğine işaret ettiğini belirtiyor.
İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. Saadet Karakulak da 2007’deki müsilajla birlikte popülasyondaki düşüşün ardından 2021 felaketinin bir “kırılma noktası” olduğunu, etkisinin ise ertesi yıl görüldüğünü açıklıyor. Karakulak’a göre, müsilaj döneminde ağları ve gemi aksamları büyük zarar gören balıkçılar balıkçılık faaliyeti gerçekleştiremedikleri için, bir sonraki dönemde balığın arttığı izlenimi doğmuş olması çok muhtemel: “Ama aslında artan bir canlı yok. Çünkü balık kaynaklarının git gide azaldığını istatistikler bize gösteriyor.”
TÜBİTAK’ın Müsilaj Bilim Kurulu’nda bu fenomenin balıkların büyümesi üzerine etkisinin olup olmadığı üzerine yaptıkları çalışmaların sonuçlarını aktaran Karakulak, ”O dönem balıklar çok zayıftı. Kondisyonları iyi beslenemedikleri gösteriyordu. Büyümeleri de normalden düşüktü. Üremenin başarılı olmadığını, büyümenin de nispeten sınırlı olduğunu bulduk” diyor.
Türkiye, AB ülkeleri ve Norveç’in ardından Akdeniz Havzası’ndaki en büyük balıkçı filosuna ve dolayısıyla en çok av kapasitesine sahip. TÜİK verilerine göre, 2000 yılında denizlerimizde aktif balıkçı gemisi sayısı 13.381 iken, bu sayı 2005 yılında 18.396’ya çıkmış, 2022 yılında ise 14.064’e inmiş.

Türkiye, FAO istatistiklerinde balık üretimi bakımından avlanma kapasitesiyle de üçüncü sırada. Sektörel üretim oranı 2023 yılında bir önceki yıla kıyasla yüzde 18,6 oranında artarak 1 milyon 7 bin 921 tonluk hacme ulaştığı görülüyor.
Özellikle de balıkların geçiş ve üreme alanı olan Marmara Denizi ve boğazlarında süren sürdürülemez av faaliyeti uzun yıllardır bilim insanları ve müsilajdan en fazla zarar gören küçük ölçekli balıkçılar tarafından eleştirilse de güçlü balıkçı lobileri yüzünden sınırlamalar ve denetimler olması gerektiği gibi hayata geçirilemiyor.
Bunun sonuçlarından biri de Marmara Denizi ve boğazlarda avlanan endüstriyel balıkçıların yeterince balık kalmadığı için son yıllarda başta Moritanya olmak üzere Afrika sahillerine gitmeye başlaması oldu.

Prof. Mustafa Sarı ”balıkçı görünümlü iş insanları ve lobicileri” eleştirdiği paylaşımında, endüstriyel avcılığa kapalı Prens Adaları çevresinin de avcılığa açılması, hali hazırda yetersiz olan 24 metrelik av yasağının değiştirilmesi ve boğazlardaki tehditlerin kaldırılması için yaptıkları lobileri anlatıyor.
Büyükçekmece-Silivri arasında algarna (çerçeveli trol) kullanılarak karides avcılığı yapan balıkçının görüntülerinin yer aldığı bir diğer iletisinde de avlanan küçük yavru balıkların, yakalanan karidesin neredeyse üç katından fazla olduğu ve yüzlerce ölü balığın denize döküldüğü görülüyor.
İhmal Edilen Etken: Orman Yangınları
Bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’de her yıl haziran-temmuz aylarında orman yangını sezonu başlar ve eylül-ekim aylarına kadar devam eder. Bu yangınlar özellikle iklim değişikliğinin etkisini en çok gösterdiği ve uzun süredir kuraklıkla boğuşan Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaygındır. 2000’li yılların başından bu yana, Karadeniz hariç ülkenin hemen bölgesinde günler hatta haftalar süren mega orman yangınlarına tanık olmaya başladık. Bu yangınlarda itfaiye erleri, sayısı belirlenemeyecek kadar çok hayvan, tüm biyoçeşitlilik, yerleşim yerleri büyük zarar gördü.

Yangınların ürettiği organik karbon kısa ömürlü olsa da mikroorganizmaların büyümesini destekleyen temel besinlerden biri.
Prof. Aslan yangınların müsilajla ilişkisini şöyle açıklıyor: “Orman yangınlarının denizel ortama birincil etkisi erozyona bağlı sedimasyon. Yangınların ardından oluşan erozyon toprak üzerindeki her şeyi toplar ve denize taşır. Bunlar deniz tabanında yaşayan canlıların üzerine örter ve ölümlerine neden olur.
Ama ikinci neden daha sinsidir. Yangınların atmosfere saldığı kül ve dumanın içinde demir bulunur. Demir de tıpkı çöl tozları gibi “besleyici” bir elementtir ve bu denizlere “yağar.” Başta denizdeki verimliliği artırdığı düşünülür ama bir süre sonra aşırı artmış fitoplanktonlara yol açar.
Ayrıca tam yanmayan ağaçlar ve toprağın içindeki organik madde siyah karbonu oluşturur. (En büyük nedeni fosil yakıtlar olan siyah karbon, çapı 2.5 mikrondan [PM2.5] daha küçük olan moleküllerdir ve orman yangınları sırasında da ortaya çıkar- E.N) Yılda 240 milyon ton siyah karbonun denize gittiği düşünülüyor. Bunlar müsilajın oluşmasında öncelikli etkenler değil, ama orman yangınlarının buna uygun bir ortam yaratması açısından göz ardı etmememiz gereken bir durum”
İkinci bölüm: MARMARA DENİZİ’NDE KIRMIZI PAZARTESİ-2/ Sahaya çıkan bilim insanları anlatıyor: 4 yıl sonra deniz bize ne söylüyor?
Bu araştırma JournalismFund Europe’un desteğiyle hazırlanmıştır.

Bu çalışma ilk kez aposto’da yayımlanmıştır.




