Bilim Ekonomi Politika

İklim Değişikliğindeki Eylemsizlik Utanç Verici

Martin Wolf’un Financial Times’da yayımlanan “Inaction over climate change is shameful” adlı yazısını İklim Haber’den Gülce Demirer’in çevirisi ile yayımlıyoruz.

Acilen farklı bir yatırım ve büyüme modeline geçmeliyiz.

İklim değişikliğine beş kala. Küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 1,5 dereceden daha düşük bir seviyeye getirmek istiyorsak, gidişatımızı çok hızlı bir şekilde değiştirmemiz gerekecek. 2015’te oluşturulan Paris Anlaşması’nın hedefi buydu ve bu amaca ulaşmak da karbon emisyonlarımızı acilen azaltmamız gerektiğine işaret ediyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Teknik olarak da mümkün görünmüyor, politik olarak da zahmetli. Bunun yerine dönüşü olmayan öyle bir bahse girdik ki; 2 dereceden çok daha fazla sıcaklık artışını önleyebileceğimizi düşünüyoruz. Gelecek kuşaklar bunu bir suç olarak görecek.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son yayımladığı rapor, 1,5 derecelik bir sıcaklık artışının etkilerini ve hedeflere ulaşmak için gereken araçları ele alıyor. Ancak bu gerçekleşmeyecek bir hedefe erişmeye çalışmak gibi inandırıcı olmayan bir dayanağın kanıtı. 1,5 derece sınırının göz ardı edildiği takdirde dünyanın dönmeye devam edeceğini de ima ediyor; hayat devam eder ancak yaşam bildiğimiz gibi olmaz.

Bu rapor, insan faaliyetlerinin gezegende baskın bir etki haline geldiği dönem olan Antroposen’i işaret ediyor. Raporda, küresel karbondioksit konsantrasyonlarındaki artışın her 10 yılda bir, bir milyonda 20 parça olduğu belirtiliyor. Bu, son 800 bin yılda karbondioksit artışındaki herhangi bir artıştan 10 kat daha fazla. Günümüzdekine benzer karbondioksit konsantrasyonlarına sahip olan önceki dönem ise Pliyosen’di (3-3,3 milyon yıl önce). Ancak şu an gezegene biz şekil veriyoruz. Bunun bizim düşünme yollarımızı da dönüştürmesi gerekiyor. Ancak maalesef ki dönüştürmüyor.

Herhangi bir analiz yaptığımızda, insan kaynaklı iklim değişikliği için kuramsal ve ampirik birtakım argümanlarımız olmalı. Çok uzun zaman önce, insanlar küresel ısınmayla ilgili bir “duraklama”dan bahsettiler. Fakat bu 1997-98 El Nino yılları arasındaki, -sıcak olsa da- normal sıcaklıktaki bir karşılaştırmanın eseriydi. 2014-16 yılları arasında seyreden El Nino, bir önceki kayıt verilerini geride bıraktı. Ortalama sıcaklık artışı sanayi öncesi ortalama sıcaklıklardan 1 derece yüksek, dolayısıyla 1,5 dereceden daha az bir ısınmayı hatta 2 dereceyi bile hedeflemek oldukça zor gözüküyor. Şu an belirlenen “ulusal katkı payları” ile 2100’e kadar ısınmayı 3-4 derece ile anca sınırlayabiliyoruz. Donald Trump, ABD adına verilen taahhütleri çoktan geri çekti, diğer ülkelerin de vazgeçmesi olası.

Eğer sıcaklık artışını 1,5 derecenin altına düşürme şansımız yüksekse neleri değiştirmemiz gerekiyor? Net küresel karbondioksit emisyonlarının 2040’tan sonra sıfıra düşmesi gerekiyor ve iklim değişikliğine sebep olan diğer etkenlerin -örneğin metan ve azot oksit emisyonlarının- 2030’dan itibaren düşmesi gerekecek.

Karbondioksit emisyonlarının 2055 yılına kadar sıfıra düşmesi, sıcaklık artışlarının sadece 2 derecenin altında kalmasını sağlıyor. Yarım derece bir fark bile şaşırtıcı derece önemli bir rol oynuyor. IPCC, “küresel ısınmanın 1,5 dereceyle sınırlandırılmasının Kuzey Kutbu deniz buzundaki ve sıcak su mercan resifleri ekosistemlerindeki son değişikliklerin de gösterdiği gibi, deniz biyoçeşitliliğine, balıkçılığa ve ekosistemlerin işlevlerine olan riskleri azaltmayı hedeflediğini” belirtiyor.

Rapor, 1,5 derece hedefinin emisyonlarda gerektirdiği düşüşün bir dizi farklı olası yolunu ele alıyor. Sanayi kaynaklı emisyonların, 2010 yılına göre, 2050 yılına kadar %75-90 oranında düşmesi gerekecek. Emisyonlardaki bu düşüş, elektrifikasyon, hidrojen, sürdürülebilir biyolojik temelli hammaddeler ve ürün ikamesi kombinasyonuna ihtiyaç duyacak.

Bu seçenekler teknik olarak kanıtlanmış olsa da dünyada uygulanabilirliği bir soru işareti.
Verimliliğin artırılmasıyla emisyonların azaltılması, hayati bir önem taşısa da, yetersiz kalacak. Bir diğer büyük değişikliğin yapılacağı alan da kent altyapısı ve planlaması olacak. Tarım sektörünün de, enerji ürünleri üretimine geçmesi gerekecek. Ayrıca, büyük ölçekte karbon yakalama ve depolama da gerekli olacak.

Özetle, küresel bağlamda mevcut yatırım ve büyüme şeklimizi tamamen farklı bir yola sokmamız gerekiyor. Bu da teknik olarak düşündüğümüzden daha kolay olsa da politik açıdan oldukça zorlayıcı olacak. Her şeyden önce, iklim değişikliği refah seviyesi yüksek ve düşük ülkeler arasında, iklim değişikliğine en çok sebebiyet verenlerle daha az verenler arasında, iklim değişikliğine çözüm üretenlerle üretmeyenler arasında, bugün kararı verenlerle yarın bu kararların sonucuna katlanacak olanlar arasında dağılım sorunlarına neden olacak.

Harekete geçilmemesi için sunulan en büyük argümanlardan biri, iklim değişikliğinin maliyetinin ne olacağını kestiremememiz. Ancak bu argüman her iki yolu da tıkıyor. Belirsizlik eylemsizlikten ziyade eyleme geçmek için bir neden olmalı. Mevcut modeller ile devam ettiğimiz takdirde insanlığın nelerle yüzleşebileceğini bilemiyoruz. Ama biliyoruz ki bizden sonraki nesillerin geri dönüşü olmayacak bir şekilde, başka bir gezegende kendilerini bulmaları çok muhtemel. Gelecek nesillerin ilerleyen yıllarda üstesinden gelecekleri sorunların bahsi doğru olabileceği gibi yanlış da olabilir. Ancak seçimimiz kesinlikle sahip olduğumuz gezegeni korumak olmalı.

Ancak bunu yapmak, şu ana kadar oldukça açık olduğu gibi, küresel ölçekte işbirliğine dayalı çaba gerektiriyor. Asıl sorunu görmezden gelerek küçük çaplı çözümlerle elde edilmeyecek. Bu, insanın tarihsel olarak sadece savaş zamanlarında karşılaştığı bir mücadele ölçeği. Ancak ne yazık ki günümüzün milliyetçi dünyasında kooperatif eylem şansı sıfıra yakın görünüyor. Bu raporun sadece IPCC’den gelen cevabı, esas olarak kolektif bir yakınmayı, dikkate alması gerektiğini düşünmek gerekir. Yine de kendimizi kandırmayalım: Kontrolden çıkmış bir iklim kriziyle baş başayız. Bundan daha iyisini yapmalıyız.