;
Politika

“Doğru İletişim için Neyi Nasıl Söylediğimiz Çok Önemli”

“İnsanı ve gezegeni sömüren bir sistemi eleştiremeyen, gördüğü yanlışı söyleyemeyen bireylerin onu dönüştürmesi de beklenemez” diyor BM Kalkınma Programı, Türkiye İletişim Koordinatörü Faik Uyanık. Uzun yıllar ana akım medyada gazetecilik de yapan Uyanık’a göre, “Bireylerin tüm riskleri göze alarak söylediğini yazamayan medya sistemi dönüştüremez. Burada gazeteciliğin, medyanın rolünün, aynen sivil toplum gibi, ne kadar kritik önemde olduğunu söylemeye gerek bile yok.” 

YAZI: Barış DOĞRU

Sevgili Faik, uzun süre ana akım medyada önemli yerlerde yer almış birisin. Orayı gayet iyi biliyorsun. Şimdi de UNDP ile birlikte tüm dünyadaki sürdürülebilirlik çalışmalarını da yakından takip ediyorsun. Öncelikle medyanın en temelde sürdürülebilirlik konusundaki rolü için neler söyleyebilirsin? İdeal koşullarda, medya sürdürülebilirlik konularını ne şekilde ele almalı?

Medyanın tarihsel olarak merkezdeki fikirleri bireylere yaymak konusunda büyük bir yetisi var. Pek çok ülke, kentleşme ve modernizasyon süreçlerinde toplumsal uyumu ve ince ayarları büyük ölçüde medyanın desteği ile sağladı. Medya toplumun katılımcı demokrasiye ve modern yaşama uyum sağlamasında da ilerici bir rol oynadı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise modernleşmemizin doğa üzerindeki etkilerini anlamaya başladık. Ki, medyanın bu bilinçlenmedeki rolü, bana göre hâlâ tartışmalı. Bu uyanış ile eşzamanlı olarak sürdürülebilirlik tartışmaları da ortaya çıktı ve sürdürülebilirlik kavramı yapısı itibariyle, var olan üretim ve tüketim mekanizmalarında büyük değişimler talep ettiğinden, medyada da direnç ile karşılandı. Bu direncin belli ölçülerde dünyanın her yerinde hâlâ var olduğunu düşünüyorum.

Medyanın mülkiyet yapısı ve büyük reklamverenlerin temsil ettiği üretim biçimleri buradaki başlıca açıklama. Ana akım medya, sürdürülebilir olmayan üretim biçimlerine yönelik rıza imal eden, tüketim biçimlerine ise özendiren bir rol üstlenmeye neredeyse hiç itiraz etmedi. Sürdürülebilirlik kavramına medyada gösterilen direnç, etrafımızda olup bitene topluca uyanışımızın da desteklediği talep değişiminin, doğa dostu üretim ve tüketim biçimlerini teşvik edici (bazen de bunu şart koşan) nitelikte uluslararası ve ulusal mevzuata dönüşmeye başladığı döneme kadar aralıksız devam etti. O zamana kadar özellikle ekolojik tahribattan bahsetmek marjinal bir eylem olarak görülüyordu. Çevresel sorunlar herkesin görebileceği hale gelince, kitlesel üretim yapan üreticiler çevreye duyarlı yeni ürünler geliştirdiler. Bu ürünler herkesin satın alabileceği ürünler değil, ekonomik ayrıcalıklara sahip olan sosyal gruplar için birer prestij ürünü olarak piyasaya girdi. A+++ beyaz eşyalar, elektrikli arabalar, organik gıda gibi pek çok ürün piyasadaki diğer ürünlere kıyasla yüksek fiyatlarla dolaşıma sokuldu ve medya eliyle bu ürünler bir tüketici kimliği ile insanlara aktarıldı. Özetlemek gerekirse, medya sürdürülebilirlik kavramını sistemi korumak için uzun süre gündemine almadı, sürdürülebilirlik kavramı var olan sistem içine adapte edilince medya sistemin yeniden üretilebilmesini amaçlayarak bu konuya değinmeye başladı. İdeal koşullarda ise, medyanın bu kavramı gezegen ve insanların bir arada uyum içinde yaşaması için sisteme rağmen teşvik etmesi beklenirdi çünkü sürdürülebilirlik sadece ekonomik ayrıcalıklara sahip grupların değişen kimliklerinin göstergesi olmanın değil, insanlığın var olmaya devam edebilmesi için gereksinim duyduğu bütünsel bir olgu.

Sürdürülebilir kalkınma medya içinde yeni bir tüketim alanı olarak değil, hem bir vizyon hem de ilerleme biçimi olarak görülmeli. Sürdürülebilirliğin insanlara doğru bir şekilde yansıtılabilmesini, toplumsal ve çevresel konular ile ilgili farkındalığın artırılabilmesini, davranış ve hayat biçimlerinde çevreye adapte olmayı hedefleyen yöntemler kullanılmalı. Sadece maddi kâra odaklanan, üretim sürecinde doğanın kapasitesini umursamayan bir ekonomik büyüme sürdürülebilir olamaz. Sürdürülebilir kalkınma, toplumdaki bireylerin isteklerini ve haklarını gözeten, doğa ile uyum içinde yaşamamızı hedefleyen, eşitsizliklerin azaltıldığı ve yoksulluğun olmadığı bir düzen inşa etme anlayışıyla mümkün.

Ancak bir de gerçekler var. Türkiye’yi ayrı olarak soracağım ama dünyada sürdürülebilirlik konusunda medya nasıl bir sınav veriyor?

Malum, sürdürülebilirlik kavramının çevre hareketinde merkezi bir konum kazanması kısaca Brundtland Komisyonu diye bilinen, BM bünyesinde çalışan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılında yayınlanan Ortak Geleceğimiz adlı raporu sonrasında oldu. Kavram bu rapor içinde “Bugünün ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin de kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme yeteneklerinden ödün vermeden karşılamak” olarak tanımlanmıştı. Sürdürülebilirlik kavramının evrensel bir ilke olarak benimsenmesi ise 1992 yılında Rio’da toplanan Çevre ve Kalkınma Konferansı ile başladı. Bunlarla kıyaslandığında, 1972 Stockholm Çevre Konferansı bile marjinal bir buluşma hüviyetinde kalıyor. 20. yüzyıl sonlarında akademide popülerlik kazanan yeni görüşler, tek hedefi ekonomik büyüme olan ve piyasa ekonomisinin yol açtığı ekolojik problemleri görmezden gelen küresel açgözlü ekonomi yerine, alternatif sürdürülebilir bir ekonomi tasarımı yapan, sosyoekonomik bir dönüşüm önerdi. Ancak iklim acil durumunun bu kadar dibimizde olduğu, biyoçeşitlilik ve ekosistem krizlerinin bu kadar netleştiği, pandemi gibi tuhaf bir tecrübe ile dev bir kırmızı kart yediğimiz son bir iki yıla rağmen küresel düzeyde medyanın bu konuda kış uykusundan tam olarak uyandığı söylenemez. Dediğim gibi, medyadaki sistemik sorun, sürdürülebilirlik kavramını içselleştirememiş olmak ve dünyaya bu gözlükle bakamamak. Bunun önemli istisnaları olsa da, genel durum maalesef bu.

Türkiye’yi ayrı tutuyorum çünkü Türkiye’de, bu konunun dışında da çok genel ve derin bir medya sorunumuz var. Ana akım bana göre ölmüş durumda. Bu noktada bağımsız internet medyası ve bizim gibi konu odaklı yayınlar konusunda ne düşünüyorsun?

Niş alanlara derinlemesine eğilen internet medyası ile geleneksel medyanın doğası taban tabana zıt. İnternet öncesinde haber alma kaynaklarımız sınırlıydı ve haber kaynağı bize ne göstermek isterse insanlar bu haberlerle yetinmek zorundaydı. İnternetin tam anlamıyla hayatımıza girmesinden çeyrek asır sonra oluşan yeni medya manzarasının yapısı ise çok farklı. Geleneksel medyada ilgi çekmeyeceği düşünülen ya da başka herhangi bir nedenle gösterilmeyen içeriklerin internette yeri var. Bu mecrada talepten çok arz önemli. Herkes önemli gördüğü konuyu paylaşabilir, az ya da çok sayıda insan bu içeriğe ilgi gösterip izleyebilir, okuyabilir ya da dinleyebilir. Normal şartlarda geleneksel medyada hayatta kendisine yer bulamayacak bir içerik, benim niş medya ya da daha ziyade ekosistem medyası dediğim alanlarda ciddi bir etki yaratabiliyor çünkü bu medya türünün daha ciddi bir rolü var: Genel kitleyi değil, kanaat önderlerini etkilemek, biçimlendirmek.

Bu yeni medya türü, Türkiye’de ana akım medyada istediği içerikleri bulamayan, ona bir şekilde güvenmeyen ya da internetin yaygın olduğu zamanda büyüyen insanların yoğun ilgisiyle gelişti. Eski “ana akım” medyada, insanlar ve gezegenin ana gündem başlıklarından uzak “yüksek politika” konularının sürekli olarak dar bir havuz içinden seçilen insanlar tarafından tartışılması insanları itti. İnternet medyasını takip eden insanlar belirli konularda uzmanlığı bulunan kişilerin o kadar da reyting ya da gelir kaygısı olmayan, konu odaklı yayınlarını ilgiyle takip etti. Aynı şekilde ana akım medyanın şu anki durumunda kendine yer bulamayan gazeteciler ve televizyoncular da bu mecraya göç etti. Web sitelerinde, Youtube’da, Periscope gibi platformlarda geleneksel medyaya kıyasla çok daha düşük masrafla kaliteli yayınlar ortaya çıkınca insanlar bunlara ilgi gösterdi. Yani aslında, belki de iyimser bir bakış açısı olacak ama, ideal “ana akım” medya tarifinde yer alabilecek neredeyse tüm uzmanlık alanlarından içerik üreticileri marjinalleştikçe, niş alanlara göçtü ve iyiye doğru dönüşmüş, binbir paradan oluşan yeni türden bir “ana akım medya” oluşturdu. Ama burada gazeteci veya muhabir demeyip “içerik üreticisi” dememin ima ettiği de bir durum var.

Yeni tür medyada gazetecilikten beklenen niteliklere sahip içerik üreticileri bulmak,  ayrı bir mesele oldu. Bazı durumlarda aktivizm ile gazetecilik arasındaki sınırlar bulanıklaştı. Teyit gibi gazetecilik fonksiyonları zayıfladı. İçerik kavramının kendisini metalaştıran bir dil gelişti. Şirketlerin “yeşil badana” faaliyetlerine alet olma riski hâlâ yüksek. Yine de dönüşüm ciddi. Etkileri de çok güçlü. Örneğin, Mayıs ayında Türkiye’de plastik ambalaj türü atıkların bir kısmının ithalatı yasaklandı. Geleneksel medyada bu ithalatın yarattığı sorunlar neredeyse hiç yer almamıştı. Ama,  konuya kendini adamış takipçileri olan Greenpeace gibi sivil toplum kuruluşları ve sizin gibi internet üzerinden yayın yapan medya organları bu konuyu sıklıkla ve etkili biçimde gündeme getirdiler. Bu yayınları izleyen insanlar AB ülkelerinin çöpü neden benim ülkemde, neden benim mahallemde diye sorguladı. Bu sorunun çözülmesi  “ekosistem medyası” için de bir zafer bence.

Bağlantılı olarak, ana akım medya, bugüne kadar çok önemli roller üstlendi demokrasi konusunda. Birçok toplumsal ve çevresel ilerlemenin arkasında önemli roller oynadı; dünyada oynamaya devam ediyor. Tabii aynı şekilde yeni toplumsal ve çevresel sorunlar konusunda dünyada önemli görevleri yerine getiriyor ana akım. Ancak pek çok eleştiri de var. Dünyada da bağımsız, küçük ama etkili yayın organları, internet yayınları güçleniyor. Bu sence nereye doğru gidiyor?

Alternatif medyanın güçlendiği yadsınamaz bir gerçek ama geleneksel medyanın da belki de tuhaf bir şekilde en çok güvenilen platform olduğunu unutmamak gerekir. Konda’nın 2018’de yaptığı araştırmaya göre televizyon en güvenilir haber kaynağıydı ve güven düzeyi %72,3’tü. Bu güvenin üç yıl içinde marjinal bir oranda düştüğünü varsaymamız için bilimsel bir sebebimiz yok. Aynı çalışmaya göre internet sitelerine güven %13-15; sosyal medyanın güven seviyesi ise %6-7 dolaylarındaydı. Bugün bu oranların yükseldiğini düşünsek bile geleneksel medyanın gücü hâlâ tartışılmaz düzeyde. Burada önemli olan nokta ise bu mecraların hedef kitlesindeki yaş farklılığı. Yeni neslin internet kaynaklarını daha çok kullandığı ve güvendiği ortada. Bu konuda bence artık cin şişeden çıktı. Bundan sonra tematik dijital medyanın gücü sarsıcı bir gelişme olmadığı sürece sürekli yükselecek diye düşünüyorum. Bu nedenle daha kapsayıcı, özgürlükçü bir medyanın ortaya çıkması konusunda umutluyum. Gazeteciliğin geleceği konusunda umutsuz olmak kolay olsa da, ne kadar şanslıyız ki, mesleğin yaşadığı büyük erozyonun ardından yeşeren dip sürgünler çok kuvvetli geliyor. Kısıtlı maddi imkanlar ve tüm kısıtlamalara rağmen kamusal odaklı her uzmanlık alanındaki gazetecilik uygulamalarında çok iyi işler çıktığını görebiliyoruz. Yeni nesil meslektaşlarımızın gazeteciliği, doğru habercileri, onların bulundukları mecralardan dikkatle takip eden herkes için çok umut verici.

Peki sence Türkiye’de ana akım medya geri dönebilecek mi bir gün? Ya da dönmeli mi? Yoksa daha mütevazı ama etkili ve çok parçalı bir medya düzeni sürdürülebilirlik ve demokrasinin gelişimi konusunda daha verimli ve etkili olabilir mi?

Ana akım medyaya dünyanın her yerinde ve her zaman ihtiyaç olacak. Araçlar ise kaçınılmaz bir biçimde dönüşmeye devam edecek. Ana akım dediğimiz şey, aslında bugünden bakıldığında, tanınmayacak bir hal alacak gibi görünüyor. Vahşi piyasa odaklı sistemleri dönüştürebildiğimiz ölçüde, manipülatif, rıza üretme odaklı, tüketimi pompalayan medyayı elimine edeceğiz. O dönüşüm, yeni de olsa, büyük ölçüde başladı. Doğru medya için para ödemeye daha fazla razı olacağız, bize ücretsiz olarak sunulan hizmetlerden daha fazla şüpheleneceğiz. Sürdürülebilir bir gelecek için “kral çıplak” diyebilme özgürlüğü önemli. Eskiden kalkınmanın sonunda özgürlüğün otomatikman geleceğini düşünüyorduk. Yeni küresel kalkınma gündemi ise özgürlüğün kalkınmada sadece bir çıktı değil, aynı zamanda girdi de olduğunu kabul ediyor. Kısaca, insanlık olarak nihayet vardığımız sonuç şu: İnsanı ve gezegeni sömüren bir sistemi eleştiremeyen, gördüğü yanlışı söyleyemeyen bireylerin onu dönüştürmesi de beklenemez. Bireylerin tüm riskleri göze alarak söylediğini yazamayan medya da sistemi dönüştüremez. Burada gazeteciliğin, medyanın rolünün, aynen sivil toplum gibi, ne kadar kritik önemde olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Bir de son soru olarak, iklim kriziyle ilgili medya ve iletişim konusunu sormak istiyorum. Çoğu zaman medyanın “korku iletişimi”nin çok da iyi sonuçlar vermediği konuşuluyor. Bu konuda görüşlerini öğrenebilir miyiz? 

Yeni binyılın ilk 21 yılını tek bir sözcük ile ifade etmem gerekseydi, bu sözcük “kriz” olurdu. Yarattığımız hatalı sistemi devam ettirme inadımızdan dolayı hemen her gün yeni bir krizle karşı karşıya kalıyoruz. Kimi zaman güvenlikle ilgili, kimi zaman çevre ile ve bugün de sağlıkla ilgili yaşadığımız bu krizler bize içinde bulunduğumuz yıkıcı sistemin değişmesi gerektiğini sürekli anlatıyor, bizler maalesef dinlemiyoruz. Sanayi Devrimi’nden bu yana dünyada büyük bir zenginleşme yaşandı. Bu dönemde teknolojik gelişmeler kadar, doğal kaynakların sömürüsü de en üst seviyeye çıktı ve seri üretim mekanizmaları ile bu kaynakların tüketim malları haline gelmesi hızlandı, kolaylaştı, geniş halk kitleleri bu ürünleri satın alabilecek refah seviyesine geldi.  Ancak bu dönemde insan, kendisini doğadan ve doğada yaşayan tüm canlılardan üstün bir organizma olarak tanımladı. Kendisini doğadan sıyrılmış, ona hükmeden bir tür olarak konumlandırdı.

Bu düşünüş biçimi ile paralel olarak doğa üzerinde yaptığı sömürüyü kaynaklar hiç bitmeyecekmişçesine, doğaya adeta işkence ederek sürdürdü. Bugün yaşadığımız pek çok krizin altında yatan neden maalesef bu. Şimdi, yaşadığımız gezegendeki yaşamı tamamen kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. İklim krizinin beraberinde getirdiği bu risk artık kimsenin gözünü yumamayacağı bir noktaya ulaştı. Artık doğa üzerindeki bu büyük baskıyı başka coğrafyalarda uygulayıp kendimize güvenli alanlar içinde yaşam kurmamız mümkün değil. Yaratılan bu büyük baskıların sonuçları artık her yerde. Bugün Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj felaketi sadece İstanbul’u tehdit etmiyor,  Marmara’ya kıyısı bulunan tüm şehirleri, ayrıca Ege Denizi ve Karadeniz’deki komşu coğrafyaları da tehdit ediyor.

Aynen Çin’deki bir vahşi hayvan pazarından çıkmış olması muhtemel bir virüsün dünyayı esir alması gibi. Kısacası korkutmak isteyene, krizden, felaketten, afet ve acil durum haberlerinden bol bir malzeme yok. Ama diğer yandan, doğru iletişim için neyi nasıl söylediğimizin önemi çok büyük. Çevresel konularda verilecek mesajların insanları korku ve paniğe itmeden ama durumun ciddiyetini de gösteren yeni bir dil ile ulaştırılması gerekiyor: Olgusal, net, açıklayıcı bir dil. İnsanlık olarak tarihteki devasa felaketlerden nasıl sağ çıktığımızı, birlikte çalışma ve organizasyon konularında maharetimizi hatırlatan, cesur ve teşvik edici, çözüm ve eylem odaklı mesajlar gerekli. İklim değişikliği ve çevre odaklı felaketlerin sorumluluğunu sadece en gelişmiş ülkeler, teknoloji veya nüfus artışına yükleyip kaçmadan, bunların aslında yarattığımız korunaksız ve defolu sistemin bir sonucu olduğundan, birbiriyle ilintili kökleşmiş eşitsizliklerden ve toplumsal sorunlardan kaynaklandığınıaçıklayarak bunların üstesinden cesur adımlarla, yani eylemle gelinebileceği mesajına odaklanmak şart.