;

Üç Tarz-ı Mücadeleye Doğru Tarım ve İklim Krizi Döngüsü

Üç Tarz-ı Mücadeleye Doğru Tarım ve
İklim Krizi Döngüsü

Anadolu’da ekip biçecek, karnımızı doyuracak, gelecek nesillerin de en az bizim kadar refah içinde yaşamasını sağlayacaksak, üç hattı birlikte yürümemiz gerekiyor. İklim kriziyle mücadele (tabii bu çaba, ekosistemin güçlendirilmesi bağlamında biyoçeşitlilikten su kaynaklarının korunmasına, toprağın eski gücüne kavuşmasına ve karbon yutaklarının çoğaltılmasına kadar uzanıyor); iklim değişikliğine uyum için kapsamlı bir planlama (ürün ve havza bazlı) ve çiftçilerin iktisadi, sosyal ve kültürel olarak güçlendirilmesi…

Yazı: Barış DOĞRU, Bulut BAGATIR, Gülce DEMİRER, Çisil SEVİNÇ
İnsanlığın ilk derdi gıdaya erişmek idi herhalde. Barınmadan, ısınmadan önce yemesi gerekiyordu. Dört başı mamur bir “uygarlık” haline gelme- si de tarıma başlamasıyla oldu zaten. Kentler, ibadethaneler, yollar, köprüler, araçlar, ticaret hep bu hat üzerinden gelişti. Ve yaklaşık 10 bin yıldan bu yana da yerkürenin doğasını şekillendiriyor insanoğlu ve kızı. Gezegenin en uç noktalarına kadar ulaşan, çoğalarak milyarlarca nüfusa ulaşan, okyanusları, denizleri birbirine bağlayan, koca gölleri kurutan, denizleri plastik havuzuna çeviren, atmosferin konsantrasyonunu değiştiren ve en nihayetinde iklimi altüst eden bu inanılmaz genleşmenin artık yeni bir jeolojik dönemi başlattığı genel kabul görüyor: Antroposen. Bu yeni çağa neden olan insanlık aktivitesinin en temel bileşeni kuşkusuz, seragazı emisyonları. Ve onun arkasında da enerji üretimi kaynaklı fosil yakıtlar var. Ancak dünyanın biyolojik dengesini sarsan ikinci en büyük neden için, büyük olasılıkla, açlığımızı gidermek amacıyla toprakları, gölleri, ormanları berhava etmemize yol açan tarımsal etkinlikler diyebiliriz. Üstelik, yağmur ormanlarını mahvetmemize, Aral Gölü’nü kurutmamıza, yerkürenin topraklarını onulmaz bir biçimde bozmamıza neden olan bu inanılmaz aktiviteye rağmen, açlık da, kötü beslenme de, gıda güvencesizliği de orada duru- yor. Yani insan uygarlığı, şu ana kadar başarılı olamadı; temel hareket noktalarını gerçekleştirememenin yanı sıra, bunu artık mümkün kılacak biyolojik kapasiteyi de zedeledi. İşte o yüzden Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın ikinci maddesi, “Açlığa Son”.

Üstelik daha belki de işin en kötü safhasına bile gelmedik. IPCC’nin geçtiğimiz yıl açıkladığı özel raporlardan biri olan “Arazi Raporu”, bunu çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. İklim krizinin etkilerini henüz hissetmeye başladık. Bir yandan kentlerin altyapılarını paramparça eden aşırı iklim olayları, diğer yandan da tarım alanlarını ve kırsal bölgeleri vuruyor. Ancak bunun daha başlangıç olduğu da açık. İklim istikrarını belirli bir seviyede koruyacak 1,5 derece sınırına hızla yaklaşıyor, işin daha kötüsü orada durabilmenin koşullarını da sürekli erteliyoruz. Dolayısıyla bir yandan emisyon azaltımı için uğraşırken, diğer yandan da “uyum” göstermek zorundayız.
Tarım ve gıda üretimi bu anlamda son derece kritik bir noktada duruyor. Kötü uygulamalarla bir yandan toprağı bozar, suları kirletir, orman alanlarını tahrip eder ve dolayısıyla karbon yutaklarını yok ederken, diğer yandan da iklim krizi nedeniyle şimdiye kadar ürettiğimiz gıdayı da üretememe durumu ile karşı karşıyayız. Kuşkusuz dünyadaki açlık sorununun eşitsizlik ve istikrarsızlık temelli başka temel nedenleri de var ancak iklim krizi-toprak bozunumu-karbon yutaklarının yok olması, kuyruğunu yiyen yılan misali birbirini doğruyor ve sonra bir üst düzeyde tekrar yaratıyor.
Türkiye özelinde durumu incelersek ortaya konan veriler hiç de iç acıcı değil. Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Akdeniz Bölgesi, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor. Bölgede, iklim değişikliğine bağlı olarak yıllık yağış miktarında azalma ve aşırı yağış olaylarında ise artış görülüyor. Bu eğilimin devam edeceği, toprak kalitesi ve toprak aşınımını (erozyon) etkileyeceği de geçtiğimiz yıl yayımlanan IPCC Arazi Raporu’nda ortaya konmuş durumda. Küresel ortalama sıcaklıklar sanayi öncesi döneme göre 1 derece eşiğini aştı. Son verilere göre Türkiye’de ise ortalama sıcaklık artışı şimdiden 1,5 dereceyi geçti. Bu sıcaklık artışı ve küresel iklim değişikliği, Türkiye’de kuraklık ve çölleşme riskini her geçen gün daha da artırıyor. 2018 yılında yayımlanan Çölleşme ile Mücadele İlerleme Raporu da bu riskin azımsanamayacağını doğruluyor. Rapora göre Türkiye topraklarının %25,5’i yüksek, %53,2’si ise orta derecede çölleşme riski ile karşı karşıya. İklim değişikliği aynı zamanda Türkiye’de su kaynakları üzerinde su arzında azalma ve su kalitesinde düşüşe neden oluyor. İklim değişikliğinin de etkisiyle, Türkiye her geçen yıl su fakiri bir ülke olmaya daha da yaklaşıyor. Şu an yaklaşık 1.500 metreküp olan kişi başına düşen su miktarının 2030’da 1.100 metreküplere düşeceği, 2040’larda ise 700 metreküplere kadar gerileyebileceği öngörülüyor.

Bilimsel Veriler Ortada, Çaba Nerede?

Peki bu verili durumu değiştirmenin yolu, yolları nerelerden geçiyor? Durumun vahametine odaklanmaktan hızlıca sıyrılıp, akıllı, bilime dayanan çözümler geliştirmenin zamanı çoktan geldi, geçiyor. Ekologos olarak, Rain- forest Alliance-UTZ ile birlikte gerçekleştirdiğimiz “Fındık, Çevresel Etkileri ve İklim Değişikliği – Türkiye Raporu” bu konuda aslında elimizde oldukça zengin bir bilgi ve deneyim biriktirdi. Türkiye’nin en büyük tarımsal ihracat kalemlerinden biri olan (ortalama yıllık 3 milyar dolar) ve tek başına dünyanın toplam üretiminin %70’ini sağlayan fındık üretimimizin hali, konuyu aslında çok iyi özetliyor. Çevresel etkileri hemen hiç ele alınmayan, giderek verimi düşen ve iklim değişikliğinden de ciddi oranda etkilenmesi beklenen fındık üretimi, tamamen başıboş bırakılmış bir halde. Bilimsel araştırmalar, şimdi ana üretim bölgesi olan Giresun ve Ordu’nun alçak rakımlarında, verimli bir fındık üretiminin ciddi sekteye uğrayacağını göstermesine karşın, herhangi bir kamusal planlama mevcut değil. İşin daha kötüsü, fındık üretimi yapılan alanlar göç nedeniyle büyük oranda boşalmış. İklim değişikliğine karşı alınabilecek önlemler mevcut ancak bunu yapabilecek bir üretici topluluğu yok denecek kadar az. Tarımsal arazilerin parçalanmasından tutun, yanlış teşvik politikalarına kadar (ürün değil, alan bazlı teşvik veriliyor) uzanan tüm kamusal ve yasal düzenlemeler, böylesine önemli bir ürünümüz olan fındığın iklim kriziyle mücadele etmesine engel oluyor. Yapısal sorunlar olarak adlandırabileceğimiz mevcut durumun ötesinde, fındığın geleceğini öngörecek bilimsel bir altyapı ve planlama da ortalıkta görünmüyor.
Bu durum birçok ürün ve bölge için geçerli aslında. Ülkemizi ve belki başka insanları doyurabilecek Anadolu toprakları, iklim değişikliğinin etkilerini şimdiden son derece güçlü bir şekilde hissederken, ne kamusal, ne bilimsel, ne de öz örgütlenmelerin çabaları ortalarda görünmüyor.

Üç Tarz-ı Mücadele

Çukurova Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ziraat mühendisi Prof. Dr. Zeynep Zaimoğlu ile yaptığımız söyleşide belirtildiği gibi, Anadolu çiftçisi iklim krizine karşı kendi kendine önlemler almaya çalışıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Barış Karapınar’ın yaptığı araştırmada açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi, çiftçiler hayatları büyük oranda iklim koşullarına bağlı olduğu için, iklim krizi konusunda neredeyse en bilinçli toplumsal kesim. Nedenlerini, niçinlerini bilmeseler de, iklim krizinin neden olduğu aşırı iklim olaylarının, aşırı yağışların, kuraklığın, yağış takviminin değişmesinin tamamen farkındalar ve buna karşı, ellerinde olanlarla önlemler almaya çalışıyorlar. Prof. Dr. Zaimoğlu, bu konuda özellikle kadın çiftçilerin kadim bilgilerinin önemine ve halihazırda kısıtlı da olsa işe yaradığına dikkat çekiyor.

Ancak bunlar geçici ve tesadüfi çözümler. Ana çözümler, kamusal politikaların, bilimsel yaklaşımların ve üreticinin kadim bilgisi ile deneyimlerinden sentezlenen uzun vadeli bileşkesinden geçecek. Ürün deseninin, türlerinin, ekim-dikim takviminin bugünden başlayarak onlarca yıllık iklim projeksiyonlarına bağlı olarak yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. Ancak, uyum politikalarıyla birlikte emisyon azaltım ve çevresel etkinin azaltılmasının birlikte yürütüldüğü bir kamusal politikanın hiç atlanmaması gereken bir yönü̈ daha var: Çiftçilerin güçlendirilmesi, eşitsizliklerin azaltılması.
Yani Anadolu’da ekip biçecek, karnı- mızı doyuracak, gelecek nesillerin de en az bizim kadar refah içinde yaşamasını sağlayacaksak, üç hattı birlikte yürümemiz gerekiyor. İklim kriziyle mücadele (tabii bu çaba, ekosistemin güçlendirilmesi bağlamında biyoçeşitlilikten su kaynaklarının korunmasına, toprağın eski gücüne kavuşmasına ve karbon yutaklarının çoğaltılmasına kadar uzanıyor); iklim değişikliğine uyum için kapsamlı bir planlama (ürün ve havza bazlı) ve çiftçilerin iktisadi, sosyal ve kültürel olarak güçlendirilmesi. Bu üç tarz-ı mücadeleyi yaratmak ise, daha çok araştırmaktan, daha çok iletişimden, işbirliği kanal ve platformlarının güçlendirilmesinden geçiyor, çünkü iklim krizini birlikte yarattık, birlikte çözmekten başka çaremiz yok…

“Tarımda İklim Değişikliğiyle Mücadele için Multidisipliner Ekiplere İhtiyacımız Var”

 

Çukurova Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ziraat mühendisi Prof. Dr. Zeynep Zaimoğlu, tarım ve iklim değişikliği konusunda Türkiye’de en çok çalışan uzmanlardan biri. “İklim değişikliği bir gıda devrimi gerektiriyor” diyen Zaimoğlu, ısı, kuraklık, zararlılar ve hastalıklarla karşı karşıya kalan tarım ürünlerinin, bir nesil veya daha az sürede aynı alanlarda yetiştirilebilecek gibi görünmediğinin altını çiziyor ve kadim bilgi ile multidisipliner araştırmaların önemini vurguluyor.

YAZI: Barış DOĞRU

Tarımsal üretim sistemlerinin iklim değişikliğine uyarlanması son derece önemli. Bu konudaki değişik modellerden söz eder misiniz?

İklim değişikliği tarımsal üretime bir meydan okumadır ve etkileri bölgesel odaklamaya ve üretim sisteminin türüne göre değişir. Tarımsal yöntemlerde adaptasyonlar üretim kayıplarını önlemek ve mevcut potansiyeli kullanmak için kaçınılmaz şekilde gerekli olacak. 

Adaptasyon etkileri, ilk olarak; (1) çiftçi ve üreticilerin, gözlemlenen değişimlere, kısa vadede kendi ölçeklerinde ve kendi yerel bilgi ve deneyimlerine dayanarak özerk biçimde verdikleri tepki ve cevaplar ile; sonrasında (2) ulusal düzeyde stratejik bir planlama gerektiren, uzun vadeli dönüştürücü etkisi olan ve daha büyük bir mekansal ölçekte oluşturulması gerekli model çalışmalarına bağlıdır. Modeller, her iki tepki seviyesinde, yani kısa vadede yerelde ve uzun vadede ulusal ölçekte karar vermeyi desteklemek için kullanılır. 

İklim değişikliği ve verim ilişkisine odaklanan karar modellerine ilişkin olarak, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) bünyesinde (MOSAICC) İklim Değişikliğinin Tarımsal Etkileri için Modelleme Sistemi (The Modelling System for Agricultural Impacts of Climate Change) adı altında çalışan araştırmacılar, gelişmişlik düzeyleri farklı olan ülkeler için de geçerli olacak şekilde, ürün verimi projeksiyonları üretmek amacıyla iki modeli yoğun olarak kullanıyorlar. Bu modellerden birincisi, WABAL adı ile tanımlanan, özellikle ürünün değişen iklim koşullarına karşı değişen su tüketimini modelleyen “su dengesi” modelidir. Bu model, FAO mahsul verimi tahmin yazılımı AgroMetShell’den uyarlanmıştır. Her tür ürün için kullanılabilir. İkinci modele ise AQUACROP ismi veriliyor ve o da FAO’da geliştirilmiştir. Bu ürün modeli, bitki su tüketimine ve bu tüketimin karşılanmadığı koşullarda ürünün verim ve kalitesinin tepkisini WABAL’dan daha karmaşık bir şekilde simüle eder. 

Sonuç itibarı ile kullandığımız modeller ne kadar gelişmiş ve karmaşık olsa da, ne yazık ki gelecekteki iklim parametrelerini %100 güvenilirlikle tahmin etmek mümkün değil. Elimizde geleceğe yönelik gerçek değerler olmadığı için tahmin yapabilmek adına modellerden faydalanıyoruz ve gelecekte de faydalanmaya devam edeceğiz. Bu konuda dikkat etmemiz gereken nokta, model kullanmaya başlamadan bu modellerin bölgesel ve yerel olarak ne kadar uyumlu olduğunun belirlenmesidir. Bu noktada da, uyarlama yöntemleri dediğimiz, önce yerelden başlayan kısa vadeli modellerden, daha uzun vadeli ulusal ve uluslararası modellere doğru kademelenme gereğinin önemi mutlaka göz önüne alınmalıdır. Aslında tarım ile uğraşan ve eli toprağa değen herkesin genel kabul olarak varsaydığı nokta, tarımın kendi içinde bir risk yönetiminin olduğudur. Zaten bu kabul ile hareket ederken ve planlanmaya çalışırken, iklim değişikliği ile birlikte, değişkenlerin artması, model çalışmalarının da çok daha dikkatli yapılması gereğini doğuruyor. Uzun vadede uyum sağlama başarısını güvence altına almak için, tarım politikalarının da bu modeller yardımı ile uyumlandırılmaları ve kurumsallaştırılmaları gerekiyor. 

Dünya çapında, çeşitli iklim değişikliği modellerine göre, tarımsal üretimi şimdiden uzun dönemli planlama konusunda bazı örnekler mevcut. Biz kahve özelinde Kenya örneğini biliyoruz. Başka bu tip planlamalar biliyor musunuz? 

İklim değişikliği bir gıda devrimi gerektiriyor. Isı, kuraklık, zararlılar ve hastalıklarla karşı karşıya kalan tarım ürünleri, en azından şu anda yetiştirildikleri alanlarda (gelecekte) bir nesil veya daha az sürede yetişebilecek gibi görünmüyorlar. Yalnız kahve değil, endüstriyel bitkiler dediğimiz ve aslında bir kısmı temelde dünyayı besleyen tarım ve hayvancılık ürünlerinin büyük çoğunluğu, ki bunlara örnek verecek olursak; etten balığa, çikolatadan zeytinyağına kadar severek tüketilen pek çok yiyecek ve içecek risk altındaki listede yer alıyor. 

Bu grupta Kenya ve kahve örneği, üzerinde en çok konuşulanı, çünkü büyük şirketler tarafından işlenerek tüketiciye sunuluyor, dolayısı ile de uzun yıllık üretim projeksiyonları, yereldeki çiftçi tarafından değil de global şirketler tarafından yapılıyor. Ancak Kenya örneğinde birtakım detaylar saklı, bu detaylardan en önemlisi şu: Günümüzde kahve sektöründe hakim iki çeşit bulunuyor, biri Coffea arabica, diğeri ise Coffea canephora (ticari olarak robusta diye tanımlanıyor). Arabica kahvesi özellikle yükselen sıcağa, güvenilmez yağışlara ve bu koşullarda gelişen yeni zararlılara ve hastalıklara karşı canephora’ya (robusta) oranla daha dayanıksız ancak kahve tüketiminin büyük çoğunluğunu bu çeşit karşılıyor. Robusta ise daha az talep görüyor. Bu sebeple kahve üreticileri, artan nem değerlerinin sebep olduğu zararlılara ve düzensiz sıcaklık koşullarına karşı, daha dayanıklı çeşitlere ihtiyaç duyuyorlar ki, bu daha dayanıklı türler tamamen doğal olarak ormanların derinliklerinde saklı olan ve hiç kültüre alınmamış türler. 

Bilim insanları bu kültüre alınmamış türleri aramaya ve üzerinde çalışmaya çoktan başladılar bile. Büyük global kahve şirketleri tarafından finanse edilen kâr amacı gütmeyen bir dünya kuruluşu olan World Coffee Research, şu anda ihtiyaç duyduğumuz ve severek tüketeceğimiz, iklim değişikliği ve uç meteorolojik koşullara dayanıklı kahve çeşitlerinin bulunması ve kültüre alınması umuduyla, dünyanın dört bir yanındaki alanlarda 30’dan fazla kahve çeşidini test ediyor. 

Ülkemizde de, yukarıdaki kahve örneğinde olduğu gibi, üretiminde dünyada güçlü bir paya sahip olduğumuz tarım ürünlerimiz için daha dayanıklı olan ve kültüre alınmamış çeşitleri ortaya çıkarmaya ve iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı türler oluşturmaya çalışıyoruz. 

Ülkemizde bu konuda son yıllarda en fazla üzerinde durulan ürünlerden bir tanesi zeytin. Birtakım modeller yardımı ile yıllar içerisinde iklim senaryoları kullanılarak, zeytinde dikim alanlarının nasıl farklılaşabileceği ve ülkemizde yetiştirilen türler arasında kuraklığa ve sıcaklık artışlarına dayanıklı çeşitlerin belirlenmesi ve bunların kültüre alınması konusunda çalışılmaya başlandı. Bu çalışmaların sonucunda gelecekte zeytin yetiştirilebilecek alanların nereler olabileceği ve hangi çeşitlerin bu alanlarda üretilebileceği konusunda hem ıslah hem de modelleme araştırmaları yapılıyor. 

Aynı şekilde şu anda ülkemizde atalık ya da antik dediğimiz özellikte, buğday ve diğer tahıllarla ilgili de çalışmalar yapılıyor, çünkü tıpkı Kenya ve kahve örneğinde olduğu gibi, ülkemiz ve iklim değişikliği gerçeğinde biliyoruz ki, binlerce yıldır bu topraklarda her türlü iklim koşuluna dayanabilen atalık türler, iklim değişikliği ve tarım mücadelesinde bize yardım edebilecek genetiğe sahip. Hatta şanslıyız ki, dünyada pek az bölgede doğal florada görülebilen buğdayın en eski, antik çağlardaki çeşidi ülkemizde Toros dağlarında bulunuyor (Triticum dicoccoides).

Türkiye’de şimdiye kadar uzun ve orta dönemli iklim değişikliği modellerine göre, bölgelerin veya ürünlerin tarımsal modellemesi, havza planlaması hiç yapıldı mı, ya da en azından bazı modellemeler var mı? 

Özellikle Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Akdeniz ülkelerinde, iklim değişikliğinin etkilerinin hissedilmesi ile beraber, doğal olaylara bağlı olan kuraklık ve insani müdahalelerin de etkili olduğu su kıtlığı durumları genellikle aynı dönemde oluştuğundan, bu iki kavram sıklıkla karıştırılıyor ve birbirleri yerine kullanılıyor. Su kıtlığı, su kaynaklarının, uzun vadeli ortalama gereksinimleri karşılama konusundaki yetersizliğidir. Kuraklık ise; yağışların, kaydedilen normal düzeylerin önemli ölçüde altına düşmesi sonucu arazi, su kaynakları, üretim sistemlerini olumsuz olarak etkileyen ve ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan tabii bir olaydır. Başka bir deyişle, “kuraklık” yağış azlığı sebebiyle su durumunda geçici bir düşüş anlamına gelirken, “su kıtlığı”, su talebinin sürdürülebilir şartlarda yararlanılabilir su kaynaklarının kapasitesini aştığı anlamına gelir. Bu anlamda kuraklık olayının bir afete dönüşmesi, insani faaliyetlerin doğal denge üzerine yaptığı müdahalelerle daha da kolay bir hale geliyor. Ülkemizde kuraklık yönetimi çerçevesinde muhtelif çalışmalar yapıldı bugüne kadar. Bu çalışmaların büyük kısmı tarımsal kuraklık ekseninde gerçekleştirildi. Bunun yanında kuraklık durumunda illerin içme suyu ihtiyacını karşılama maksatlı çalışmalar da (yeraltı suyu kuyularının açılması, havzalar arası su transferi yapılması vb.) yapıldı. Kuraklık afetini deprem gibi diğer doğal afetlerden ayıran en önemli özellik, başlangıç ve bitiş zamanının kesin bir şekilde tespit edilmesinin çok zor olmasıdır. Bu sebeple ülkemizde de kuraklık afetinin zararlarını azaltmak ve gerekli tedbirleri alabilmek için erken uyarı sistemleri geliştirilmesi gerekiyor. Tarımsal kuraklıkla ülke çapında mücadele etmek adına kısa, orta ve uzun vadeli önlemler alınıyor, kuraklığın etkilerini sürdürülebilir olarak azaltmak için eylem planları devreye sokuluyor. Türkiye Tarımsal Kuraklıkla Mücadele Stratejisi ve Eylem Planı 2008-2012 tarihleri arasında uygulandı ve 2013 yılında 2013- 2017 yıllarını kapsayacak şekilde revize edildi. Daha sonra “Tarımsal Kuraklık Yönetiminin Görevler, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmeliği” uyarınca her beş yılda bir tarımsal kuraklığa yönelik eylem planı hazırlanması öngörüldü. 2018-2022 yılları için 5 yıllık “Tarımsal Kuraklıkla Mücadele Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlanarak Türkiye’deki entegre havza planlaması yapılması gereklilikleri ortaya konmuş ve buna bağlı havzalar olarak da kısa, orta ve uzun vadede planlanmak üzere sınıflara ayrılmış ve özellikle tarım havzaları kısa vadede entegre havza planlaması yapılacak öncelikli havzalar olarak DSİ tarafından belirlenmiş ve planlama çalışmaları başlamıştır. Benim çalıştığım Seyhan havzasında özellikle bitki deseni su ihtiyacı gibi temel konularda, çeşitli planlama ve modelleme çalışmaları yaklaşık 2005 yılından beri uluslararası araştırıcılarla birlikte yapılmaya çalışılıyor. Ancak şunu da bilmek gerekiyor ki, entegre havza planlamasında da birtakım engeller söz konusudur. Bunların başlıcalarını şöyle özetleyebiliriz: 

  • Verilere ulaşmada yaşanan güçlükler,
  • Koordinasyon konusunda sıkıntılar, 
  • Yasal mevzuattaki boşluklar,

  • Havza yönetimi ile ilgili politika ve stratejilerdeki yetersizlikler ve havza bazlı sektörel yatırım politikaları arasında eşgüdümün sağlanamaması, 
  • Paydaşların katılımının ve yerel sahiplenmenin sağlanmasındaki yetersizlikler,

  • Havza düzeyinde veri bilgi sistemi eksikliği, 
  • Havza projeleri ve faaliyetlerini önceliklendirme ölçüt ve yöntemlerindeki yetersizlikler,

  • Havza çalışmalarının eşgüdümlü yürütülmesine temel oluşturacak üst düzey planların tamamlanmamış olması. 

Biliyorum bilim insanları kahinliği sevmez ama en genel anlamda baktığınızda, en çok hangi tarımsal bitkilerin, hangi bölgelerin etkileneceğini düşünüyorsunuz? 

Kahinlik sevmediğimiz doğru ancak tabii ki daha önce de söylediğim gibi modeller yardımı ile tahminler yapmaya çalışıyoruz. 

Bu noktada yetiştirilen bölge ve bitki çeşidini birbirinden ayrı tutmak ve ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Biz biliyoruz ki, 2099 yılı iklim modellerinde bugün yetiştirdiğimiz bitki çeşitlerini aynı enlem ve boylamda ve aynı çeşitlerle üretemeyeceğiz. İklim modellerinin hemen hepsi, Doğu Akdeniz havzasının ve Türkiye’yi de içeren subtropikal kuşağın önemli bir bölümünde, özellikle kış yağışlarının azalacağını öngörüyor. Bu yüzden, Akdeniz iklim kuşağının, uzun süreli yaz kuraklığına ek olarak, özellikle kış yağışlarındaki uzun süreli azalma eğilimleri sonucunda, bölgesel olarak en çok etkilenen bölge olacağı biliniyor. Bunun dışında Konya kapalı havzası kuraklık ve yağış rejimlerinin değişiminden en çok etkilenen havzalardan bir diğeri olacaktır. Gelecekteki üretim planlamasında ve bitki deseninde bu iki bölgede yoğun olarak yetiştirilen bitkileri öncelikli olarak mercek altına almamız gerekiyor. Burada birkaç rakam vererek konuyu daha anlaşılır hale getirmek istiyorum. 

Akdeniz havzasının en önemli bitkisel ürünlerinden birisinin narenciye olduğunu biliyoruz. Türkiye portakal üretiminde 2005 yılı ile 2017 yılları arasında 533 hektarlık ekim alanındaki küçülme ile birlikte ekim alanındaki küçülmeyi doğrulamayacak şekilde %2,6’lık ürün kaybı yaşadı, yakın miktarda kayıplar hektar başına verim olarak tüm narenciye ürünlerinde görüldü.
Benzer şekilde ve çok daha çarpıcı rakamlarla aynı zaman aralığında kayısı üretimimiz ekili alanın artmasına rağmen yaşanan don olayları nedeni ile %24 oranında azaldı.
Yine üretimde dünya sıralamasında olduğumuz zeytinde dikim alanları artmasına rağmen 2005-2018 yılları arasında %29 ürün kaybı yaşandı.
Fındık üretimin de de benzer bir tablo ile karşılaşarak %24 kayıptan söz edebiliyoruz.
Bu verim azalması yalnızca dünyada üretim miktarında üst sıralarda olduğumuz ürünlerdeki kayıplarda değil, insanlığın temel besin ihtiyacını karşılayan tahıl üretiminde de ne yazık ki söz konusu. 2015-2018 yılları arasında buğdayda %7 mısırda %3, çeltikte %4, arpada %1’lik ürün kayıpları TUİK verileri olarak açıklanmış dururumda. 

Sonuçta ekim alanlarını ve çeşitleri iyi planlayamazsak her bölgede ve her üründe kayıp yaşamak kaçınılmaz. 

Çok yıllık ve tek yıllık bitkiler arasında, iklim değişikliğine dirençli tarımsal uygulamalar arasında bir fark var mı? Daha zor mu, daha kolay mı? 

İklim değişikliğine bağlı verim azalmaları ve kayıpları ile mücadele ederken, tarım sektörü olarak eşzamanlı artan dünya nüfusunu doyurmaya çalışmak pek çok üretim detayını aynı anda irdelememizi gerektiriyor. Üretimde en çok tartışılan konulardan birisi, tek yıllık bitkilerin mi, yoksa çok yıllık bitkilerin mi daha dirençli olduğu ve iklim mücadelesinde nasıl kullanılmaları gerektiğidir. Bu noktada, tek ve çok yıllık bitkilerin tarımsal uygulamaları ve iklim değişikliğine uyumdaki başarıları ayrı ayrı ele alınmalıdır. Çok yıllık bitkilerin en büyük avantajları yaşları ile birlikte oluşturdukları derin ve yoğun kök sistemleridir. Bu kök sistemleri sayesinde, su ve besin maddelerini toprağın derinliklerinden yıllık ihtiyaçlarının ötesinde de bulabilirler. İklim değişiklikleri ile mücadele de hem dayanıklılığı ile hem de organik maddeyi (yaklaşık %58 karbon olan) toprağın derinliklerine taşıması ile tek yıllık bitkilere göre daha avantajlı olarak nitelendirilmesinin yanı sıra, daha uzun büyüme mevsimleri nedeniyle, her yıl güneş ışığını tek yıllıklara göre daha fazla biyokütleye dönüştürürler. Çok yıllık bitkilerin yetiştirilmesi sırasında, araya ekim vb. gibi iç içe geçmiş üretim planlamaları da, erozyonu azaltabilir ve toprakta su tutmayı artıran mikroorganizmalar için konuksever bir yaşam alanı sağlayabilir. Çok yıllık bitkilerde kullanılabilen bu araya ekim uygulamaları, her şeyin ötesinde, birim alandan daha fazla ürün alabilmek ve yutak alan olarak kullanabilmek adına önemlidir. Ancak diğer yandan, çok yıllık bitkilerin iklim değişikliklerinden kalıcı biçimde etkilendiği ve verimsizleştiği koşullarda, iklim değişikliğine daha uyumlu ve dayanıklı çeşitlere geçilmesi ve ürün alınması, uzun zaman gerektirir.
Tek yıllık bitkilerde ise, toprak işlemenin, organik maddenin ayrışmasını ve mineralizasyonunu hızlandırdığını biliyoruz. Karbonu ve besin maddelerini toprakta tutmak için, toprağın daha az işlenmesi, karmaşık mahsul rotasyonuyla çiftçilik yapılmasını, “koruyucu bitki” denilen bitkilerin kullanılması ve toprağın yüzeyinde mahsul artıklarının bırakılması öneriliyor. Ekim işlemlerinden önce ya da ekim işlemleri sırasında yüzeye mahsul artıklarının bırakılması toprağın erozyon tehlikesine karşı korunmasına yardım edebilir. Bu tür bir koruma, yalnızca bir santimetre toprak oluşumunun binlerce yıl sürebildiğini düşünürsek, önemlidir. Toprak işlemenin azaltılması, toprağın daha az parçalanmasını ve karıştırılmasını gerektirir. Tek yıllık bitkilerin çok yıllık bitkilere oranla kök yapılarının daha yüzeysel olması sebebi ile, kuraklık, düzensiz yağışlar ve yüksek sıcaklık koşullarına karşı dayanıklılığı son derece düşük olmakla beraber verim ve verim kalitesi üzerine etkileri de tartışmasız son derece kırılgan olmaktadır. 

Ancak tek yıllık bitkilerin iklim değişikliği ile mücadele ve uyum açısından en büyük avantajı, olası bitki deseni ve çeşit değişikliklerine karşı daha hızlı dönüşüm şansı sağlamasıdır. Özellikle tahıllarda yeni çeşitlerin ekilmesi ve çeşidin iklim değişikliğine uyumsuz olduğu durumlarda değiştirilmesi yıllık bir zaman periyodunun içerisinde sağlanabilir. Bu değişim ülkemizde özellikle sebzecilikte çok açık gözlenebiliyor. 

Ülke olarak, elinizde bir güç olsa, siyasi irade sizi dinliyor olsa, tarım alanında iklim değişikliğiyle ilgili ne yapardınız? Hangi politikaları önerirsiniz? Nasıl bir ekibin çalışması lazım böyle kapsamlı bir konuyu? 

Ülkemiz açısından eğer tarım politikalarının oluşturulmasında bir etki yapabiliyor olsa idim, kesinlikle atalık tohumlar ve ıslahları konusunda iklim modelleme çalışan akademisyenlerin birlikte çalışarak, ülkemizde gelecekteki iklim senaryoları ve bu senaryolara dayanıklı bitki desenleri ile bu desenlerin içerisinde yer alacak bitki çeşitlerinin 10’ar yıllık senaryolar halinde oluşturulmasını sağlamak isterdim. Bunun yanında orman ve yutak alanları ile ilgili koruma yasalarının daha güçlü yaptırımlarla düzenlenmesi, anız yakımı konusunda çok daha etkin önlemler alınarak bu tarımsal uygulamanın ülkemiz tarım terminolojisinden çok yakın bir gelecekte çıkarılmasını sağlamak isterdim. 

Ayrıca sulama ve tarımsal su tüketiminin ülkemiz su kullanımının %50’sinden fazlasını oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarak tarımsal su kullanımından doğan su kayıplarını minimize edecek önlemlerin hızlıca alınmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin oluşturulmasını sağlamaya çalışırdım. 

Çok önemsediğim diğer bir konu ise ülkemizde oluşturulması gereken iklim değişikliği, tarımsal yayım hizmetlerinin en küçük çiftçiye dahi ulaşarak erken uyarı sistemleri ve bilinçlendirme çalışmalarının tarım politikalarımız içerisinde yer alacak şekilde düzenlenmesi. 

İklim değişikliği ve tarımsal etkileri kesinlikle multidisipliner bir konu, bu sebeple iklim modellemesi yapan iklimbilimciler, agronomistler, tarım ekonomistleri, bitki korumacılar, gıda mühendisleri, tarım ürünlerinin lojistiği üzerine çalışanlar, çevre bilimciler, genel ekonomistler, enerji ekonomistleri ve bu konu ile ilişkili diğer dalların, hep birlikte bir arada çalışması ve çıktıların da yayın servisleri aracılığı ile üreticilerle paylaşılması en büyük hayalim. 

İklim değişikliğinin, en çok gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde, şu anda gıdaya, özellikle besin değeri yüksek gıdaya ulaşmada güçlük çeken ve zaten açlık sınırında olan insan sayısının artmasına neden olacağını tahmin ediyoruz. 

Bu noktada, iklim değişikliği ve gıda güvenliği konusunda iki konunun mutlaka konuşulması gerektiğini düşünüyorum, bunlardan ilki, ikinci nesil biyoyakıt kaynağı olarak anılan tarım ürünlerinin yakıt elde edilmesinde kullanılması. Zaten açlıkla mücadele eden dünyamızda iklim değişikliği ile birlikte verim ve
ürün kalitelerinde düşüş oluşurken, insanlık adına değerli ve besleyici tarım ürünlerinin yakıt olarak kullanılması,
bir de üstelik bu ürünlerin üretimi sırasında su ve toprak kaynaklarının acımasızca tüketilmesi kesinlikle kontrol altına alınması gereken olumsuz bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Doğrusu, biyoyakıtların tarımsal artıklardan veya atıksu ile üretilen “alg”lerden üretilmesidir. 

“Tarım Asla Biyoyakıt Kaynağı Olarak Kullanılmamalı”

İkinci dikkat çekici konu ise tarım ürünlerinin üzerindeki karbon ayakizi. Globalleşen dünyada tarım ürünleri okyanus ötesi seyahat yaparak tüketiciye sunuluyor, oysa tarım ürünlerinin zaten üretimi süresince oluşan karbon ve su ayak izini daha da artırarak tüketiciye sunmak, iklim değişikliği ile mücadeleyi baştan zora sokuyor.
Son yıllarda özellikle metropollerde yaşayan tüketicilerin ve yiyecek içecek işletmecilerinin, yerelde üretilen tarım ürünlerinin yine yerelde tüketilmesi ve olası en az karbon ve su ayak izine sahip olan ürünlerin tercih edilmesi konusunda oluşan farkındalığı desteklemeleri gereği de mutlaka konuşulması gereken bir diğer konudur. 

“Kadın Çiftçiler Kadim Bilgileriyle İklim Değişikliğiyle Mücadele Etmeye Başlamış Bile”

Geçen iki yıl boyunca iklim değişikliği ve farkındalık yaratmak adına İklimİN adı altında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yürüttüğü bir Avrupa Birliği projesi kapsamında Türkiye’nin yaklaşık 20 ilinde eğitimler verdik. 

Bu eğitimler sayesinde Anadolu’da
ve sahada insanları dinleme ve farkındalıklarını anlayabilme
imkânına sahip olduk. Bu sürede, Anadolu’da küçük, hatta küçücük tarım alanlarında üretim yapan ve elindeki her metrekareye kendi içgüdüsel doğurganlıklarını katan Anadolu kadınının farkındalığının etkili olduğunu gördük. Anadolu kadını, iklim değişikliğinin verimliliği nasıl etkilediğini algılayarak şimdiden kendi imkânları ile baş etme yöntemleri geliştirmiş. 

Bu konuda kullandıkları yöntemlerden en çarpıcı olanı; annelerinden anneannelerinden kalan, tülbentlerde sakladıkları tohumları, tekrar toprak ile buluşturmak olmuş. Bu hepimiz için ders niteliğinde idi. Sebzede, tahılda, Anadolu kadınları atalık tohumlar ile tohumdan tohum üretip, ürünlerini zorlu iklim koşullarına daha dayanıklı hale getiriyorlar. Aynı zamanda da metropollerde son yıllarda oluşan beslenme ve tüketim trendini doğrular şekilde, genetiği bu ülke insanının beslenmesine uygun tarımsal ürünler üretmiş oluyorlar ki bu onları eşzamanlı pazarlamada da güçlü kılıyor. Fark ettiğimiz diğer yöntemleri ise, daha geleneksel kadim tarım yöntemleri oldu. Bu yöntemler sayesinde toprağı daha yüzeysel işleyip organik atıkları
ve mahsul artıklarını tekrar toprak ile buluşturarak hem toprağın organik içeriğini artırıyorlar, hem de bir çeşit doğal toprak örtüsü oluşturarak nemi koruyorlar. Kullandıkları bir başka yöntem ise; kardeş bitki dediğimiz simbiyotik bitki desenlerini yüzlerce yıllık deneyimleri ile ekiyorlar ve topraktaki besin maddesi oranlarını azot bağlayan bitkiler yardımı ile koruyorlar. Bu deneyim ve bulgular bize, küçük alanlarda kadim yöntemlerle yapılan tarımın ve tarımda kadın algısının aslında şu ana kadar çok da dikkate alınmayan ama bundan sonraki değerlendirmelerde mutlaka göz önünde tutulması gereken önemli bir konu olduğunu gösterdi.