;
Politika

“Termik Santrallar Kendisine Bağımlı bir Yaşam Formu Oluşturuyor”

Yeryüzü Derneği’nden Dr. Akif Pamuk’a göre, termik santral bölgelerinde yaşayan insanlar için istihdam alanı olarak ortaya çıkan kömür yatırımları, süreç içerisinde aslında istihdam sağlıyormuş gibi gözükse de, termik santral için yaşayan bir topluluk yaratıyor. Pamuk,  “O bölgede yaşayan insanların yaşam biçimleri ihlal edilirken, bu durum ekonomi ilişkilerini de etkiliyor” diyor.

YAZI: Gülce DEMİRER, Bulut BAGATIR

Yeryüzü Derneği olarak kömürlü termik santralların hayata geçirilmesi aşamasında ve sonrasında yaşanan hak ihlallerini ortaya koymak amacıyla 8 ilde ve 38 köy/mahallede saha ziyaretleri gerçekleştirdiniz ve 300’den fazla kişi ile görüştünüz. Bu görüşmelerden nasıl sonuçlar elde ettiniz?

Bu projede kömür yatırımlarındaki insan hakları ihlallerini ortaya koymaya çalıştık. Bunu yaparken de aslında her bölge için farklı araştırma deseni ile hareket ettik. Özellikle ömrünü tamamlamış olan termik santrallardaki öykü, termik santralın o bölgeyi nasıl dönüştürdüğüne dair bir temel çerçeve sunuyor. Kütahya-Seyitömer/ Tunçbilek’ten başladık, oradaki insan hakları ihlallerini ortaya koyduk. Bir termik santralın toplam ömrünü ortaya koyduğumuzda oradaki insanların yaşamış oldukları hak ihlalleri aslında Türkiye’deki kömürlü termik santralların neden olduğu insan hakları ihlalleri anlamına geliyor. Elde ettiğimiz sonuçlardan hareketle, örneğin acele kamulaştırmayla mülkiyet hakkının, devam eden süreçte kömürün yandıktan sonraki baca filtresinden, atık külünden ve santral tarafından kullanılan sudan dolayı o bölgedeki yaşama hakkının ihlal edildiğini gördük.

Bu durum diğer bölgelerde de böyle mi sorusunu tartıştık ve İzmir/ Aliağa, Zonguldak, Hatay-İskenderun, Şırnak-Silopi, Çanakkale/ Çan, Afşin-Elbistan, Sivas/ Kangal ve Muğla gibi kentlere ve ilçelere gittik. Aslında her bölgede bölgenin kendi kültürel özelliklerine göre insan hakları ihlallerinin de çeşitlendiğini gördük. Örneğin batıdaki ve kıyı bölgelerdeki termik santral bölgelerinde köylerin istimlak edilmesi görece rahat oluyor. Bunun nedenini de şöyle bir örnekle açıklayayım. Sivas Kangal’daki Mağara Köyü kül bölgesinin hemen kenarında. Köylüler de “Alevi köyüyüz, eğer Sünni köyü olsaydık burası hemen istimlak edilirdi ve bizi buradan taşırlardı” diyorlar. Bölgesel ve kültürel farklılıklar belirleyici olmaya başlıyor. İstimlak konusunda, ki topraksızlaştırma ve mülksüzleştirme meselesidir bu, ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumu ile karşılaşıyoruz.

Benzer bir farklılık Silopi’de de mevcut. Baca filtresinin açık olup olmadığını tartışmak çoğu kez farklı politik kimliklerin tartışmasında devam eden bir süreç. Ancak bunu Kütahya Seyitömer veya Tunçbilek örneğini konuştuğumuzda oradaki deneyimde baca filtresinin hemen açılabildiğini görüyoruz.

Kömür yatırımları, yerin altında kalan ile yerin üstüne çıkartılan arasındaki maliyeti karşılaştırılabileceğimiz bir çerçeve de sunuyor. Ömrünü tamamlamış termik santralların kapatılmasını da talep etmek gerekiyor. Diğer taraftan buradaki istihdam alanını, adil dönüşüm kapsamında yeşil istihdama dönüştürmek gerekiyor.

Kütahya Arslanlı’da İstimlak Edilen Bir Köy

Bütün bu bölgelerdeki insan hakları ihlalleri farklı kimliklerde farklı karşılık da buluyor. Bir kadın için yaşam başka, erkek için başka, çocuk için başka. Bu açıdan baktığımızda aslında termik santralların o bölgede yaşayan insanlara istihdam sağlayacağı ifadeleri temelde termik santralın istimlak meselelerini çözerken kullanılan bir söylem olarak karşımıza çıkıyor.

Burada çok boyutlu bir etkiden söz edebiliriz. O bölgede yaşayan insanların yaşam biçimleri ihlal edilirken, ekonomi ilişkilerini de etkiliyor bu durum. İnsanlar tarım ve hayvancılık yapamaz hale geliyor. Temelde baktığımızda o bölgenin insanları için istihdam alanı olarak ortaya çıkan kömür yatırımları, süreç içerisinde aslında istihdam sağlıyormuş gibi gözükse de, termik santral için yaşayan bir topluluk yaratıyor. Eski üretim biçimlerini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bu nedenle de santrala bağımlı bir yaşam formu oluşuyor.

Termik santralın bacası tütmeye başladığında çoğu kişi santrala işçi olarak girememiş oluyor. Hangi işle uğraşıyor olurlarsa olsunlar, o işi de yapamaz hale geliyorlar. Burada bölgenin toprağını, suyunu ve havasını olumsuz etkileyen bir değişkenden bahsediyoruz. Baca tütmeye başladığında hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Köylerde kimse kalmamış. Tarım yapamıyorlar. İstimlak edilen bölgelerde yaşayanlara sunulan yeni yerlerde yeni bir yaşam kurmak çok zorlu bir süreç.

Kant’ı hatırlamak lazım. Zaman ve mekânı, insan aklının gerçek yaşamla kurduğu ilişkideki en temel kategori olduğunu söyler. Zaman ve mekân yoksa, yaşanmışlıkla bir ilişki kurarken bunun sorunlu hale geldiğini belirtir. Burada da Yeryüzü Derneği’nin yapmaya çalıştığı, geçmişteki yaşam pratiklerini derlemek. Orada yaşanılan köyün varlığı ortadan kalktığı için geçmiş yaşanmamış bir forma dönüşüyor. Ekokırıma kadar uzanabilecek geniş bir çerçevede değerlendirme yapabilmek mümkün hale geliyor.

İnsan hakları ihlallerini toparlarken doğru bilgiye erişimde de sorunlar olduğunu söylemek mümkün. Farklı yatırımların ÇED raporlarında doğru bilgilere yer verilmediği önemli bir tartışma konusu. Kömür yatırımlarında da benzer sorunlara rastlayabiliyoruz.

Çözüm önerileri arasında yeşil istihdamdan bahsediyorsunuz. Nasıl bir istihdam dönüşümünden bahsediyoruz?

Restorasyon kavramına eğilmemiz gerekiyor. Almanya’da bir eyaletteki termik santral zaman içerisinde kapatılıyor. Onun atık külü ve bölge, restorasyona tabii tutulmuş, iyileştirilmiş ve bugün orada insanlar bisikletine biniyor, sporunu yapıyor, kısacası yaşıyorlar. Birinci kategoride bence ömrünü tamamlayan termik santralların artık ortadan kaldırılması ve restorasyon alanına dönüştürülmesi gerekiyor. Tunçbilek’te bunun örneği çok fazla: Kömürün alındığı alanı düzleyip, üstüne ağaçlar dikmek. Ancak ağaç dikmek restorasyonun parçası mıdır diye soracak olursak cevap hayır olur. Almanya’daki uygulamalarda külün üstüne bir toprak parçası, üzerine file, sonra bir daha toprak parçası ve tekrar file ve son kez bir toprak parçası konulup yeşillendirme çalışmaları yapılıyor. Türkiye örneğinde böyle bir restorasyonun mümkün olmadığını görüyoruz.

Çözümü nedir kısmında adını net olarak koymamız gerekiyor. Öncelikli olarak bu restorasyon işlemlerinin santral bölgesinde başlatılması gerekiyor. İkinci olarak kömür yatırımları güneş ve rüzgâr gibi yatırımlara kaydırılmalı. Bunun ardında iki neden var. Merkeziyetçi bir enerji politikasından bahsediyoruz. O da bir yerde üretip bütün bölgelerde tüketilmesine dayanıyor. Halbuki yerelde üretip yerelde tüketim ilkesi ile yavaş enerjiye ve enerji kooperatiflerine dönüş yapıp, güneş ve rüzgarı daha mikro ölçekteki enerji kooperatifleri aracılığıyla o bölgede yaşayan insanların da enerji üreticisi olmalarının sağlanması gerekiyor. Bunun önündeki en büyük engel ise merkeziyetçi enerji politikası.

İkinci olarak bu yeşil istihdam meselesinde de merkeziyetçi bir enerji politikası uygulanacak olursa yeşil istihdam da sorunlu hale gelir. Konvansiyonel enerji üretim mantığı içerisinde bir bölgenin tamamını rüzgar türbinleriyle doldurduğunuzda da kömürden farklı bir hâl almayacaktır. Çünkü o bölgede yaşayan insanların da sürece aktif katılımı, santralı isteyip istemedikleri ve talepleri önemli bir yer tutuyor. Bu açıdan bakıldığında çözüm enerji demokrasisinde. Yani üretimi tektipleştirmekten vazgeçip çoğullaştırmak ve çoğullaştırırken de yurttaş katılımına açık hale getirmekte. Bu noktaya taşıdığımız tartışmalardan sonra yeşil istihdam ve adil dönüşüm meselelerini konuşmaya başlamak gerekiyor.

Seyitömer Kınık köyünde termik suyundan zarar gören bir bahçe

Ziyaret ettiğiniz santral bölgelerindeki tarımsal üretime dair nasıl çıktılar elde ettiniz?

Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bu nedenle de yeni gelene, yeni yaşama adapte olmakta zorlanıyor insanlar. Verim ciddi şekilde düşüyor. Eskisi gibi üretmiyorlar/ üretemiyorlar ve satış da yapamıyorlar. Ürünlerini pazara götürdüklerinde tüketiciler onların ürünlerini tercih etmiyorlar. Önceden bir kamyon vişne yetiştirirken şimdi bir tane yetişmiyor. Diğer taraftan örneğin İskenderun Körfezi’ndeki yeni balık türlerini de konuşabiliriz. Santralın atık sularından dolayı deniz suyu ısındığı için farklı balık türlerinin yaşamaya başladığı ve termik santralın açılmasından önce yaşayan balıkların bir kısmının da yok olduğu bir gerçek. Haliyle burada eski balıkçılık da yok, biyoçeşitlilik de.

İklim krizi bağlamında tarımın son derecede etkilendiği bir gerçek. Burada bir sorunun daha da arttığı görülüyor. Çok fazla meydan okuyucu etken var. Eski suyun, toprağın, tohumun yok. İnsanlar bu durumda nasıl hayatlarını idame ettirebilirler? Burada da iki grup karşımıza çıkıyor. Her şeye rağmen kalmaya çalışanlar ki bunlar da bir süre sonra pes ediyorlar ve tarımsal üretimden “ayrılıp” hizmet sektörüne geçiş yapıyorlar. Kendilerine en yakın merkezde veya bölgede asgari ücretle iş aramaya koyuluyorlar. Bu anlamıyla bakarsanız genel çerçeve kömür yatırımlarının tarımsal üretimi ortadan kaldırdığını ve insanları “niteliksiz iş gücü” haline getirdiğini gösteriyor. Türkiye modernleşmesi kırsalda yaşayanlarla çok barışık bir modernleşme değildir ancak insanlar “niteliksiz iş gücüne” dönüştürülüyor. Bu trend, Türkiye’deki neoliberal tarım politikalarıyla da örtüştüğünde üretim yapma becerisini ve toprak, su gibi üretim yapabilecek aygıtlarını kaybetmiş bir zümre üretiliyor. Bu da başlı başına o bölgede yaşayan insanların aslında temel yaşam biçimlerine bir müdahale ve bunu dönüştürme üzerine kurulu. İkinci grupsa köyü istimlak edilenlerin şehir merkezine göç etmesi. Bu zümre için zaten tarımsal üretim kategori dışı bir seçenek olarak ortaya çıkıyor.

Bunun yanı sıra yine aynı bölgelerde kadınların erkeklere göre santrallardan daha çok etkilendiğini gözlemlediğinizi söylediniz biraz önce. Tarım üzerinden bu farkı değerlendirme şansınız oldu mu?

Kütahya Arslanlı’da “Tarlaya giderdik, döndüğümüzde külkedisi gibi olurduk ve birbirimize bakıp gülerdik” diyorlardı. Biz hayatı göstergeler üzerinden algılıyoruz. Örneğin bir erkeğin termik santralda çalıştığını ve işini bitirdikten sonra eve döndüğünü varsayalım. Bir işi var, bir kazanç elde ediyor ve o kazançla ailesini geçindiriyor. Fakat asıl göstergeler, yaşamı etkileyen kısmı daha çok kadınlar ve çocuklar üzerinden gidiyor. Bu toplumda genel anlamda kadınlar “dezavantajlı” durumda. Bununla birlikte kömür yatırımlarından daha fazla negatif etkilenen grubu da temsil ediyor. Tarımla uğraşan kadının yaptığı şey, yaşadığı bölgedeki geçmişin tarım bilgeliğini yeni kuşaklara aktarmak. Bu hafızanın taşıyıcısı olarak kadınların toprakla olan ilişkilerini ortadan kaldırma süreci, ilişkisini kesme süreci.

Tarımsal üretim biçimlerinde kadın zaten dezavantajlı durumdayken onu bile kaybediyor. Sağlıklı çevrede yaşama hakkı ihlal edilirken aynı zamanda anayasada da temel karşılığı olan insanların istediği işi yapma özgürlüğü de elinden alınmış oluyor. Kendi üretim araçlarından kendi gelirlerini kazanabilecekleri küçük aile çiftçiliğinin ortadan kalkması da kadın ve erkek arasındaki sosyal eşitsizliği artıracak bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Köyü istimlak edilen aileler merkezlere göç ettiğinde erkekler adapte olabiliyor ancak kadınlar olamıyor çünkü kültürün taşıyıcısı olma durumları ortadan kalkmış durumda. Eve hapsediliyorlar. Çocuklar için de aynı şey geçerli. Şehir dışında yaşam pratiklerinde çoğu kez çocukların sosyal hayattan veya oradaki yaşam pratiklerinden çok uzaklaşmadığını görüyoruz. Kimisi hayvan güder, kimisi başka bir uğraşa yardımcı olur. Çocuk işçiliği bağlamında değil, deneyim pratiği anlamında konuşuyorum. Buradaki deneyim pratiğinde bunların tamamı ortadan kalkmış durumda.

Tarımla uğraşan bir kadının ya da yaz aylarında kendine bir sosyalleşme alanı yaratan çocuğun kendi tercihleri dışında bambaşka bir yere gitmesinden bahsediyoruz. Burada en fazla göstergelerle karşılaşanın kadın olması bile bu anlamıyla kadınların en fazla etkilenen gruplar arasında yer aldığını bize ispat ediyor. Konuştuğumuz tam da termik santral mülteciliği.