;
Politika

Gençlerin Hakkı Nasıl Teslim Edilecek?

gençler

Demokratik sosyalist bir sivil toplum hareketi olan İVME Hareketi, gençlerin yaşamdan alacakları olduğunu ve hatta ekolojik döngüde, paylarına düşenin başkalarının gösterişli yaşamlarına kurban edildiğini söylüyor.*

Yazı: Erhan ARCA

Türkiye özelinde ekolojik gerçeklikler ve refah ihtiyacı bağlamını düşündüğünüzde olası bir yeşil dönüşümün genç işsizliği sorununu hafifletebilmesi için bugün eğitim ve istihdam politikalarında nasıl değişimler gerekli?

Türkiye’de şu anda sorunların ertelenerek daha da derinleştirildiği yakın geleceğin krizine birikim yapılıyor. Çok bilinen bir şeyi kısaca tekrarlayalım: Türkiye kaynaklarını şeffaf olmayan bir şekilde finansallaşma ile ikame edilen borçlanma modeline harcadı. Buradan önümüzdeki ekolojik risklere dönük ayırılması gereken kaynakları konuşmak istediğinizde hayalci, toplumun ekoloji gündemini önemsemediğini göremeyen, siyasetten anlamayan tipler olarak ciddiye alınmıyorsunuz.

Yani yekûn olarak aslında elimizde olanlar; gelecekte oluşturacağı refahı ve kaynakları bile bugünkü kast sistemi tipi politik zenginleşmeye ipoteklenmiş bir ülke. Ve aslında bütün dünyanın kabul ettiği ekolojik gerçekleri 10 yıl önce yine ciddiye almayan merkez siyasetin, bugün ekoloji ve iklim krizinin boyutlarının daha çok idrak edildiği bir aşamada, gerçekleri yine önemsemediği bir tutarsızlık.

Türkiye’nin ekoloji ve iklim krizine dönük ayırması gereken kaynakları içinde bulunduğumuz irrasyonel siyasal ortamda ne belirlenebiliyor ne de gündeme gelebiliyorken toplumun gerileyen refahı da yeniden tesis edilmesi gereken bir ihtiyaç halini alıyor. Refahın kendini de yeniden anlamlandırmalıyız. Türkiye artık refah artırıcı modelini; ekoloji ve iklim krizine dönük risk azaltıcı, adaptasyon artırıcı, oluşacak yeni iklim ve ekoloji şartları altında iktisadi ve sosyal yaşamda ihtiyaç duyulacak yetenekleri öğretebilecek bir form içine sokabilmeli. Tekrar belirtelim, bunun için gerekli olan kaynakları ayırabileceğimiz havuzumuz her geçen gün daralıyor.

Genç işsizliğine dönük en önemli tespitlerden biri var olan işlerde iş gücü ile yetenekler ve eğitime bağlı uyumsuz eşleşme sorunu. Konuya dair öngörülerimize Yeşil Adil Dönüşüm raporumuzda yer vermiştik, farklı projeksiyonlara göre yüz binlerce yeni iş yaratılabilir. Bu işler, kısmen, döngüsel şekilde kimi istihdam alanlarının yeniden yapılandırılması ile, yeni yeteneklerin kazandırılması ile oluşacak. Bu durumda Türkiye’nin iklim ve ekoloji krizine karşı dayanıklılık ve adaptasyon için harekete geçmesi hayati önem taşıyor. IPCC Raporları, farklı ölçümler Türkiye’nin ve komşu bölgelerinin karşı karşıya kalacağı riskleri ortaya koyuyor. Bu durumda, ekonomik olarak ağır yapısal sorunları uzun yıllar tecrübe edebileceğimiz bir risk hali dahilinde ekolojik risklerle birlikte yeni yüklerle karşılaşacağız. Bu durumda sınırlı seçeneklerimiz zaman, ekonomik kaynaklar ve politika tercihleri bağlamında önümüzde duruyor.

Türkiye ekonomisinde refah genişlemesini tabana yayarken aynı zamanda eğitim sistemini yeniden yapılandırmak zorunda ve bunu da ekolojik felaket ihtimalini dikkate alarak yapmak durumundayız. Adaptasyon ve direnç yaratımı, yaşamlarımızın ekoloji ve iklim krizi karşısında uğrayacağı değişikliklere karşı en önemli enstrümanlar arasında yer alacak ve gelecekte bu değişikliklerin gerektireceği ihtiyaçlara dönük işlerde çalışacak kişilerin, özellikle gençlerin doğru eğitim modülleri ile ihtiyaç duyulan yetenekleri kazanması yalnızca bir ekonomik fonksiyonun ötesinde, yaşamsal bir önem de ihtiva edecek.

Sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin giderek arttığı Türkiye’de sizce adil dönüşüm nasıl sağlanabilir? Jenerasyonlar arası birikimlerin aktarımı ve sermaye akümülasyonu, henüz iş yaşamına dahil olmamış gençlerin “nitelikli iş gücü” payesini elde edebilmesine, kapital ve sosyal kapital uçurumları derinleştikçe engel teşkil eder mi?

İVME olarak daha önce de birkaç kez dile getirdiğimiz bir gerçek var: Türkiye’nin içinde bulunduğu birikim rejimi ile; 1980 Darbesi ile Türkiye’deki örneğinin tek kural haline getirildiği, her şeyin piyasalaşmasının yarattığı iktidar-finansal güç ilişkisi doğrultusunda oluşan hukuksuzluk ve de güç ve servet tekelleşmesi bağlamında büyük asimetrilerin bugüne kadar sürekli büyüyerek günümüze geldiği bir durumun içindeyiz. Yani yine aynı noktaya dönersek bizim kendi raporumuzda belirttiğimiz Gelecek Kuşaklar Temsilciliği mesela neden kurulmalı? Çünkü aslında Türkiye’yi de, çevre ülkeleri de sarıp sarmalayan neo-liberalizmin yıkıcı etkileri her yerde aynı şekilde hissedilmiyor. Özellikle bu birikim rejiminin merkezinde yer alan, yani belirleyici ve üretilen değeri sömüren ülkeler için oluşan ekolojik yıkımın sonucu çeperde yer alan, sömürülen, Güney olarak adlandırdığımız ülkelere göre daha farklı hissediliyor.

Şimdi burada görmemiz gereken şey bu gençlerin hakkını nasıl teslim edeceğimiz. Bu yaşamdan alacakları olan, daha doğrusu ekolojik döngüde paylarına düşenin başkalarının gösterişli yaşamlarına kurban edilmesi ile karşı karşıyayız. Hep söylenen Kuzey’in Güney’e olan borcu; kapitalist gelişmişliğin kazananı olan ülkelerin, kaybedenlerin yaşayacağı ekolojik yıkımlara ilişkin alması gereken sorumlulukları konuşarak yukarıda bahsettiğimiz iş gücü dönüşümü için gerekli kaynakları da yaratabiliriz.

Burada ulusal ve uluslararası seviyede eşlenik olarak kurulacak mekanizmalar bahsedilen uçurumları önlemek için, engellemek için bir yol yaratabilir. Raporumuza şöyle bir atıf yapalım: “Gelecek Kuşaklar Temsilcisi, uzun dönemde toplumu ve coğrafyayı ne gibi fırsatların ve risklerin beklediği konularında, araştırmalarda ve öngörülerde bulunarak kaynak dağılımı simülasyonları ve acil eylem planları hazırlayabilir, gelecek kuşakların sağlık ve eğitim haklarına erişebilmeleri için bütçede değişiklikler önerebilir, yeşil ekonomiye geçiş sürecinde yatırım yönlendirmelerinde bulunabilir, kültür alanlarının ve yaratıcı sektörlerin çeşitliliği yüreklendirecek şekilde düzenlenmesine yardımcı olabilir, toplumsal gruplar arasındaki uyuşmazlıkların çözümü konusunda sorumluluk alarak kamu barışına ve esenliğine katkı sunabilir.”

Bugünün gençleri iklim krizini kendilerinden önceki jenerasyondan çok daha farklı bir şiddette yaşayacak. Küresel ortalama sıcaklık artışı için sıcaklık hedefleri giderek elden kaçıyor. Savunma endüstrisi hızla büyüyor, yeşil badana gittikçe yaygınlaşıyor. Bunun karşısında gençlerin yoğun bir eko-anksiyete hissettiğini, dünyanın her yerinde artışta olan örgütlü öğrenci aktivizminden bile görebiliyoruz. Sizce gençler pesimist mi bakıyor yoksa anksiyete yaşamakta haklılar mı?

Global bir ölçekte, “Uzun vadeli gelişmeler neler olacak?” diye düşündüğümüzde ve IPCC’nin iklim modellerinin genel eğilimi dikkate alındığında mevcut projeksiyonların iyimser kalması bile muhtemel. Bu makro problemi halletme kapasitemiz hakkında da fazla iyimser olabiliriz. Dolayısıyla aşağı yukarı şunu diyebiliriz: Makro felaketler muhtemelen gelecek. Pakistan, Endonezya gibi ülkeler muhtemelen en erken ve ağır bedelleri ödeyecek. Bu konudaki anksiyeteyi sağduyu olarak bile görebiliriz.

Elbette bu noktada anksiyetenin artmasına neden olan bir diğer konu da en erken ve ağır bedelleri ödeyen coğrafyalardan doğacak devasa mülteci krizinin, emperyal çekirdek tarafından bizim de aralarında bulunduğumuz yarı-çeper ülkelere dışsallaştırılacak olması. Çok basit bir hesapla Suriye İç Savaşı’nın yerinden ettiği 13 milyon insanın yarıya yakını Türkiye’deyken, yalnızca 50 bin mülteci kabul eden Yunanistan’ın bunların 12 binini Moria adında bir açık hava hapishanesine kapattığını, Avrupa’da her yıl binlerce geri itme yaşandığını ve mültecilerin yaşamlarının tehlikeye atıldığını, Avusturya’nın İtalya sınırına tank çektiğini, İspanya’nın Melila sınırında göçmenleri cesetlerden tepe olacak şekilde katlettiğini, NATO’nun 2022 itibarıyla iklim mültecilerini “güvenlik riski” olarak tanımlamaya başladığını ve AB’nin sınır güvenlik kuruluşu olan Frontex’in bütçesini her yıl neredeyse katlayarak artırmaya başladığını görüyoruz.

Bütün dünyadaki sınır duvarlarının yarısı, 2014’ten sonra inşa edildi. Bu gibi önlemler genellikle göçü durduramaz, yalnız göç esnasında ölen kişi sayısını etkiler. Göç, ancak göç sebeplerini ortadan kaldırarak, yani “iklim adaleti” ile durdurulabilir. 1,2 milyar kişi iklim felaketleri yüzünden yerinden olup göç ettiğinde neler olacak? Bunun insani, toplumsal, ekonomik maliyetlerini, güvenlikçi yaklaşımların yarattığı savunma sanayisi emisyonlarını (-ki Kyoto ve Paris protokolleri uyarınca savunma emisyonları ölçümlere dahil bile edilmiyor), bunun üzerine bir de Rusya’nın Ukrayna işgalinin yarattığı “Şok Doktrini” etkisi ile silah üretiminde yaşanan patlamayı, yükselmekte olan Pasifik gerilimini, Yoshida Doktrini ile en büyük 3. askeri güç olmaya oynayan Japonya’yı bilançoya dahil ettiğimizde anksiyeteden kalp krizine doğru geçiş yapıyor, ancak bütün bu olanları durdurmak adına hiçbir şey yapamadığımızı fark ediyoruz. Kağıt pipetler bunca tank üretilen bir dünyada aklımızla dalga geçercesine yetersiz kalıyor.

Ne yazık ki engellemeye dair bir şey yapamayacağımızı kabul etsek dahi direnç geliştirmek adına birçok adım atabiliriz. Gıdaya erişimi bir hak haline getirmek ve bunu global ağlara bağımlı olmaktan kurtarmak, önümüzdeki dönemin konjonktürel ve ekonomik sebeplerle yaratacağı gıda krizi için kilit önemde olabilir. Örneğin tarım kredisine erişim için standardize tohum kullanmanın şart koşulması neticesinde, çiftçiler aynı ürünü aynı şirketten alınmış standart gübre, nesil vermeyen tohum ve standardize pestisit kullanarak tekrar tekrar ekiyor. Çünkü ekmezlerse aç kalacakları bir ekonomik yapı içindeler. Ancak bu monokültür tarım pratiği toprağın verimini 10 yıllarca düzelmeyecek şekilde sakatlayabiliyor. Türkiye bu bakiyesini halihazırda bitirmiş durumda. Mevcut pratiklerin sürdürülmesi halinde 2028’de önemli verim kayıpları ile karşılaşacağımız söyleniyor. Oysaki iyileştirici tarım, yerelleştirilmiş tohum, agroforestry gibi pratiklerin teşvik edilmesi ile eko-anksiyetemizin bir kısmını eko-optimizme çevirebiliriz.

Yahut yürürlüğe girmesi durmadan ertelenen binaların enerji verimliliği yasası var. Binalarda iyi yalıtımın zorunlu olması, yosunlardan metanol yakıt hücresi üretmek kadar karizmatik durmasa da, masrafına kıyasla o kadar fazla enerji tasarrufu sağlıyor ki yasayı geciktirdiğimiz her gün boşa geçiyor aslında. Zaten eko-anksiyetemizin en büyük sebeplerinden biri de bu.

Yaklaşan seçimde iklim politikaları gençlere ulaşıyor mu ve bu politikalar genç seçmenlerin oy davranışını sizce etkiliyor mu?

İklim ve ekolojiye dönük politikalar hakkında son dönemde en geniş şekilde sesini duyuran üç ana akım parti var. CHP, Deva Partisi ve AKP. Bunların dışında yerel mücadelelere verdiği destekle görünür olan TİP ve uzun zamandır ekolojist bir anlayışı kendi politik düsturunun temelinde gören HDP var. Gençlere dönük bir çaba özellikle var mı? Bizce görünür değil. AKP elbette iktidar partisi olarak biraz da yine ekonomik faaliyetin çarpan etkisini kullanmak üzere gençlerin bulunduğu sosyal alanlara, gençlerle ilgili faaliyet gösteren kurumlarına sürdürülebilirlik üzerine bazı projeler uyguluyor. Son dönemde iktidar partisinin haricinde CHP’nin Vizyon Toplantısı’nın ve DEVA Partisi’nin Eylem Planı Toplantıları ile ekoloji ve iklimin gündeme geldiğini gördük. Ama bu yalnızca bir gündeme gelme, biraz olsun tartışılma durumu yarattı. Yani örneğin Jeremy Rifkin’in CHP’nin toplantısında yaptığı konuşma genç seçmenlere dönük bir mesajı da elbette iletiyordu ama aynı zamanda bizim gerçek ihtiyaçlarımıza dönük bir siyasi hattı temsil etmediği de kamusal alanda çok tartışıldı.

İklim konusunda bir diğer hızlı büyüyen politik inisiyatif de Yeşiller Partisi. Yeşiller de Sol Gelecek Partisi’ne benzer bir çizgide ancak daha dinamik bir büyüme grafiği gösteriyorlar. Sorun şu ki, bu partilerin kurulmaları geçtiğimiz üç yıl içinde üç defa İçişleri Bakanlığı tarafından engellendi, tüzel bir kişilik kazanmalarının önüne politik erk taş koydu ve bunun neticesinde akıllarımızda iklim politikalarından ziyade var olabilme mücadeleleri ile yer edindikleri bir noktaya geldik. Yine de an itibarıyla Türkiye’nin yarısında örgütlenebilmiş olmaları, 2023 seçimlerinde olmasa da sonrasında izlemeye değer olduklarının sinyallerini veriyor.

Seçmen ve iklim & ekoloji politikalarına ilişkin ilk olarak akla gelen bulgulardan biri Türkiye Raporu’nun ortaya çıkardığı önemli bir hareket alanının mümkün olduğuna dairdi. Yani toplumun konuya ilişkin algısı, özellikle ekonomik getirinin doğa pahasına olmaması gerektiğine ilişkin yargısı, güçlü bir şekilde ölçülmüştü. Yine Konda’nın “İklim Değişikliği Algısı Raporu” bize aslında iklim ve ekoloji politikalarında dönüşüm için toplumsal desteğin özellikle gençler arasında yüksek olduğunu gösteriyor. Elbette bu ölçümler gerçekten yeşil farkındalığın ne kadar tutarlı olduğuna, yaşamsal faaliyetlerin belirli kısıtlara uğraması halinde ne kadar aynı desteği göstereceğine dair bir öngörüyü tamamen veremiyor. Bu çalışmada sorumlu tutulan aktörlerin başında şirketler geliyor ancak daha sonra kamu yönetimi diyeceğimiz siyasiler, idareciler ve diğer ülkelere dönük sorumluluk algısı oluşmuş halde.

Türkiye’de iklim ve ekoloji üzerine parçalı bir bilincin olduğunu söyleyebiliriz. Yani nesiller boyu devam etmekte olan çevre katliamlarının umursamazca, çok vahşi yöntemlerle gerçekleştirildiği ve topluma paranın efendisi olanların; hayatta istediklerini yapabilmenin yolunu bulmuş olanlar şeklinde sunulduğu bir hikayenin içindeyiz. Aynı zamanda çevre mücadelesinin; kalkınmaya, gelişmeye ve Türkiye’nin çıkarlarına saldıran, yabancı güçler tarafından yerleştirilmiş, beslenmiş vatan hainliği olduğu ezberi de yerleşik…

Şimdi gözünün önünde olan doğa katliamları ve sonuçları, büyük ekonomik asimetriler içinde oluşan refah eksiklikleri ve kapitalist merkezin sergilediği provokatif milliyetçilik arasında sıkışmış bir bilinç. Buradan ne kadar seçmene, gençlere ulaşılabilir? Bir ifşaat, yüzleşme ve toplumcu iddianame çıkarmak gerekiyor. Mülksüzleştirme Ağları çalışmasını hatırlatan bir şey ortaya koyabilmek gerekiyor belki.

*Bu röportaj 6 Şubat’ta onbinlerce kişinin yaşamını yitirmesine neden olan depremlerden önce yapılmıştır.