Analiz Bilim

Barış Doğru: “Endişeliyiz, Karamsarız ama Güneş ve Rüzgara Güveniyoruz”

İklim Haber ve KONDA Araştırma’nın ortaklaşa yaptığı “Türkiye’nin İklim Değişikliği Algısı ve Enerji Tercihleri Araştırması” adlı çalışma, kamuoyunun iklim değişikliği konusundaki algısını ve enerji tercihlerini ortaya koymuştu. İklim Haber Yayın Yönetmeni Barış Doğru da raporda yer alan “Ortak Derdimiz İklim Değişikliği: Endişeliyiz, Karamsarız ama Güneş ve Rüzgara Güveniyoruz” adlı yazısında çalışmanın değerlendirmesini yaparken şu cümleleri kuruyor: “Tüm kül­türel ve sosyal kutuplaşmalara ve bu yöndeki güçlü itkilere rağmen, bu toplumun yaşam alanları konusunda ciddi endişeleri var”. Doğru’nun, anket sonuçları değerlendirmesini İklim Haber okuyucuları ile paylaşıyoruz…  

Türkiye toplumunun, yaşam biçimleri, algıları ve kültürel kodları aracılığıyla çok kesin çizgilerle bir­birinden ayrıştığını, derin tarihsel önyargılara dayalı toplumsal kutuplaşmanın git gide daha belirleyici ol­duğunu söylemek için sosyal bilimci olmaya gerek yok. Çarşıda, pazarda kimi çevirip sorsanız benzer bir yanıtı alabilirsiniz. Peki böylesine güçlü fay hatlarının üstüne bina edilmiş bir toplumun hiç mi ortak paydası yoktur?

Türkiye’nin önde gelen araştırma şirketlerinden KONDA ile gerçekleştirdiğimiz “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı ve Enerji Tercihleri Araştırma­sı”, bu fay hatlarının üzerinde ikamet edenlerin iklim değişikliği algıları konusunda hiç de azımsanmayacak ortak yanlarının olduğunu ortaya koydu. Bir kere Türkiye toplumu, muhafazakâr veya modern, çok az farklarla küresel ısınmanın gerçek oldu­ğunu düşünüyor (%86,2).

Peki “küresel ısınma” kavramsallaştırması üzerinden son derece net olan farklı toplumsal kesimler, iklim değişikliğinden endişe konusunda ortaklaşıyor mu? Araştırmaya göre evet, fazlasıyla… Kendini kabaca ge­leneksel muhafazakâr, dindar muhafazakâr veya mo­dern olarak adlandıran üç temel toplumsal kesim de, iklim değişikliği konusunda endişeli (endişeli ve çok endişeli şıklarını işaretleyenlerin toplamı %75’i bulu­yor). Bu rakamlara siyasi tercihler ölçeğinde bakınca da üç aşağı beş yukarı aynı şeyi rahatça görüyoruz. Araştırma, bu konuda aynı soru üzerinden gidildiği için, European Social Survey’in Avrupa araştırmasının sonuçlarıyla birebir karşılaştırma olanağı da veriyor. Bu noktada Türkiye toplumu, “küresel ısınma” konusunda Avrupa’nın endişe şampiyonları Fransa’dan (%34) ve Almanya’dan (%44) bile çok daha fazla endişeli.

Başka ilginç bir bulgu da, “Sizce iklim değişikliğini azaltmak için yeterli sayıda ülke hükümetinin harekete geçme ihtimali ne kadar var?” ve “Sizce Türkiye hü­kümetinin iklim değişikliğini azaltmak için harekete geçmesi ihtimali ne kadar var?” sorularında ortaya çıkıyor. Ne Türkiye’de ne de dünyanın geri kalanında ik­lim değişikliği politikalarını yeterli görmüyoruz. Yine anlamlı bir fark olmadan, başka konularda tamamen zıt kutuplarda olanlar kolayca ortaklaşıyor. Toplumun dörtte biri iklim konusunda gerekli önlemlerin alına­cağına hiç ihtimal vermiyor. Neredeyse her iki kişiden biri, bu konuda hükümetlerin harekete geçeceğine, gereğini yapacağına inanmıyor. (0, 1, 2 ve 3 cevaplarını verenlerin toplamı). Diğer bir yandan da iklim değişikliğini hayatımızın her anında hissetmeye başlı­yoruz. Özellikle yaşadığımız coğrafya önemli kuraklık riski ile karşı karşıya. Giderek şiddeti ve sıklığı artan afetler günlük hayatımızı, yaşam alanlarımızı ve eko­nomimizi etkiliyor. Örneğin, Suriye’deki kuraklığın, ekonomik etkileri ile büyük olasılıkla bölgedeki krizi derinleştirdiğini belirten raporlar var. Peki hükümet­lere güvenmiyorsak ne yapacağız? Bu noktada, bizle­re yani devlet dışı aktörlere, belediyelere, özel sektör kuruluşlarına ve sivil toplum kuruluşlarına önemli rol düşüyor. İklim eylemini hayatımızın her anında anaa­kımlaştırmalıyız.

AK Partili Seçmenlerin %57’si Kömüre Karşı!

Araştırmanın sonuçlarına göre, küresel ısınma konu­sunda korkuları olan ve seçtikleri yönetimin bu konuda gerekli adımları atacağına da inanmayan toplumsal ke­simlerin, muhalif kesimlerle paylaştığı bir başka alan da, enerji üretim tercihleri. Uzun bir süredir milli ve yerli enerji kavramsallaştırması altında kömürü önceliklendi­ren enerji politikalarımıza karşın, AK Partili seçmenler de tüm partilerin seçmenleri ve hayat tarzı kümeleriyle birlikte net olarak güneş ve rüzgar diyor. Araştırmaya katılanların %70,5’i güneş santrallarını ve %52,8’i ise rüzgar santrallarını tercih ediyor. Kömür, HES ve nük­leer en az tercih edilenler arasında yer alıyor.

Peki en çok karşı çıktıkları enerji üretim kaynağı han­gisi? Kömür ve nükleer. Her iki kişiden biri, yaşadığı yerin yakınına kömür santralı; her 10 kişiden yedisi, nükleer enerji santralı yapılmasını istemiyor. Daha da ilginci, AK Partililer, İyi Partililer ile birlikte kömür santralına en çok karşı çıkanların başında geliyor. AK Partililerin %57’si, İyi Partililerin %61’i kömür sant­rallarına karşı çıkıyor. CHP’lilerde bu oran %48 iken MHP’lilerde ise %44’e düşüyor.

Tüm Sonuçlar Sürdürülebilir Kalkınmaya Akıyor Gibi…

Peki bütün bu araştırma bize ne söylüyor? Tüm kül­türel ve sosyal kutuplaşmalara ve bu yöndeki güçlü itkilere rağmen, bu toplumun yaşam alanları konu­sunda ciddi endişeleri var. Kömürlü termik ve nük­leer santral değil, güneş ve rüzgar gibi temiz enerji kaynaklarını tercih ediyor. Mevcut kalkınma anlayışı ve bu saikle yapılan kömür ve nükleer yatırımı tercih­lerine katılmıyorlar, bu yaklaşımla hiç ama hiç hem­fikir değiller. Başka bir araştırmanın gösterdiği üzere halihazırdaki en önemli sorunun yaklaşık %35 oranla ekonomi olduğunu da göz önünde bulundurursak, bu araştırmadaki tercihler, tüm siyasi grup ve hare­ketlerin ve sivil toplum kuruluşlarının dikkate alması gereken bir sonucu ortaya koyuyor: İhtiyacımız olan sürdürülebilir kalkınma. Düşük karbonlu, temiz teknolojilere dayanan sürdürülebilir bir kalkınma yakla­şımını hep konuşuyor, ama bu konuda yapısal adım­ları bir türlü atamıyoruz.

Aslında hem siyasi hareket ve gruplar, hem de bu alan­da çalışan sivil toplum kuruluşları için, sahne ve ortam hazır. Hele, modernlik ve muhafazakârlık fay hatla­rında sıkışmış, diğerlerine bir türlü ulaşamayan siyasi hareket ve oluşumları düşündüğünüzde bu, önemli bir fırsat bile olabilir. Her grubu kesen ortak bir endi­şe ve anlam dünyası. Bulunduğunuz yerden diğerine geçme, gruplar arası geçirgenliği artırma olasılığı. Bu kaygıları, giderek artan ekonomik sıkıntıları, işsizliği, toplumsal huzursuzlukları da pozitif bir çözüm öneri­siyle giderebilecek, gezegenle barışık yeni bir sürdürü­lebilir kalkınma yaklaşımının alıcısı artıyor gibi…