Bilim Ekonomi Politika

Atık Değil Hammadde!

Dünyada, sınırlı kaynakların nasıl daha da fazla verimli kullanılabileceği tartışması devam ederken Türkiye belki de bu verimi en üst düzeyde sağlayabileceği geridönüşüme sırtını çevirerek hem çevresel hem de ekonomik anlamda büyük zararlara uğruyor. Elektrik ve elektronik geridönüşümün en faydalı şekilde yapılmasını hedefleyen Elektrik ve Elektronik Geri Dönüşüm ve Atık Yönetimi Derneği (ELDAY) ise bu tutuma karşı mücadele ediyor. Derneğin Genel Müdürü Muharrem Yamaç, dünyadaki toplama oranlarına bakıldığında işin başında olduğumuzu ve bir sisteme ihtiyaç duyduğumuzu ifade ediyor ve uyarıyor: “Altyapı olmadan ve bir sistem kurulmadan yapılan çalışmalar havada kalacak”.

ELDAY’ı kısaca tanıtıp çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Derneğimiz 2014 yılında kuruldu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan yetkimiz var. Kâr amacı gütmeyen, ömrü bitmiş ürünlerin geridönüşümünü yöneten bir kuruluşuz. Kurucu üyelerimiz arasında BSH, Vestel, Indesit, Hoover ve DemirDöküm şirketleri bulunuyor. Şu an üye sayımız 35. Bunların içerisinde 20 uluslararası şirket var. 35 üyeye baktığımız zaman bu rakamın çok az olduğunu görebiliyorsunuz. Bakanlıkta kayıtlı olan 3000’den fazla elektrik elektronik cihazları üreten ve piyasaya süren şirket var. Burada bakanlığımızın da katkıları bizim için çok değerli, çünkü geridönüşüm konusundaki teşvik ve denetimler sorumlulukların yerine getirilmesinde etkili rol oynuyor.
Biz kurulduktan hemen sonra tüm ülkede toplama sistemleri kurduk. Bunu bilhassa üretici şirketlerimizle, servislerle, bayilerle ve aynı zamanda lojistik şirketleriyle yaptık. Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyaların Kontrolü Yönetmeliği’ne (AEEE) baktığınızda yönetmeliğin üç ayağı olduğunu göreceksiniz. Birinci ayağı tüketiciler, ikinci ayağı belediyeler ve üçüncü ayağı da üreticiler oluşturuyor. Genelde tüketiciler belediyenin toplama noktasına ömrü bitmiş ürünleri götürmekle mükelleftirler. Fakat Türkiye’de bu konu üzerine bir sistem ve bilinç yok. Sistem olmadığı için de bu yöntem çalışmıyor. Dolayısıyla birinci planda biz üreticilerden toplamaya başladık. Burada başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Örneğin 2015 yılında 5000, 2016 yılında ise 7500 ton toplayabildik. Ancak bunun nereden baksanız %90’ına yakınını üreticiler tarafından topladık. Belediyeler tarafından halkımızın desteğiyle topladığımız miktar yılda 40-50 tonu geçmiyor. Bu nedenle gelecekte işin belediye ayağını mutlaka güçlendirmemiz gerekiyor. Dünyanın her tarafında bu işi belediyeler yapıyor. Çünkü belediyeler halk ile birebir ilişki halinde. Zaten çöp hizmetini veriyorlar. Ama bizim ülkemizde her şeye çöp denilerek atık ve çöp ayrımı yapılmıyor. Biz de bu bilinci yaratmaya çalışıyoruz.

“Avrupa’ya bakın. İki büyük projeleri var: Yenilenebilir enerji ve atık konusu. Bizde atık konusu nerede? Gündemde bile yok”

Genel bir tablo çizdiniz ve sistem üzerinde durdunuz. Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Örnek vererek başlayayım cevaba. 30 yıl Almanya’da kaldım. Orada her şey kaynağında ayrıştırılıyor. Poşetleri renklendirerek ürünü gerekli poşete atıyorsunuz. Böylece çöp miktarı da azalmış oluyor. Belediyenin arabası da belirli günlerde gelip, elektrik-elektronik atıkları, ambalajı, kağıdı alıyor. Böyle bir sistem oluşturulmuş, halk da uyum sağlıyor. Az çöp üretene az vergi, çok çöp üretene çok vergi kesiyorlar. Bu vesileyle atık toplayana da bir teşvik var. Hatta karışık toplayanlara ceza kesiliyor. Kaynağında ayrıştırabileceğimiz bir sisteme, vergi sistemine ve belediyelerin toplama hizmeti vermesine ihtiyacımız var. Halk da bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ayak uyduracak. Ancak bu sistem hayata geçirilmezse başarılı olamayacağız, en azından görünen o. Zor da değil aslına bakarsanız. “Beş adet renkli torba veriyoruz ve bunları kaynağında ayrıştıracaksın” deseler hepimiz yaparız. Bir de üstüne “yapmazsan ceza kesiliyor” denildiğini düşünün.

Bir ara çevre müsteşarı ile konuşurken şunu demiştim: Bana üç ay süre ve yetki verin, ben bu sistemi Türkiye’ye kurayım. Çok fazla yatırım maliyetine de gerek yok aslında. Ancak biz nedense işin sonundan başlıyoruz. Sayın Emine Erdoğan sıfır atık seferberliği ilan etti geçtiğimiz aylarda. Bu olumlu bir gelişme ancak altyapı olmadan, bir sistem kurulmadan bu da havada kalacak. Milli bir servetten bahsediyoruz. Şu anda sadece demir ithalatına 7 milyar dolar para ödüyoruz. Bu da cari açığın aşağı yukarı %10’una denk geliyor. Ama bu hepimizin evinde var. Şimdi size evinizde eski bir cep telefonu veya dizüstü bilgisayar var mı diye sorsam vereceğiniz cevabı tahmin ediyorum. Halen 20-25 senelik buzdolabı kullanılıyor. Bu cihaz iyi kötü çalışıyor deniliyor. Çok da enerji tüketiyor bu cihazlar. Bizde atma kültürü çok fazla yok. Belki de bilinç olmadığı için yok. Bizim bunu yine hammaddeye çevirdiğimiz, buradan kaynak yarattığımız bilinse insanlarımızın yönelimi de daha farklı olur diye düşünüyorum.

“Avrupa Birliği’nin AEEE Kontrolü Yönetmeliği’ni birebir tercüme ederek Türkiye’de uygulamak zor. Bunu Türkiye’ye adapte etmek gerekiyor”

AEEE Kontrolü Yönetmeliği’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre eksik kalan taraflar var mı?

Yönetmelik genel anlamda kötü değil. Ancak negatif bir tarafı var: Avrupa Birliği’nin (AB) bu konudaki yönetmeliğini birebir tercüme ederek Türkiye’de uygulamak. Bunu biraz da ülkemize adapte etmek gerekiyor. Mesela ben bu yönetmeliğin içerisine bahsettiğimiz sistemi eklerdim. Yönetmelik çıkmadan bunun için çok uğraşmıştım. Bosch’u temsilen toplantılara katılmıştım. Bunun Türkiye’ye uymayacağını orada da ifade etmiştim. Bir de denetimlerin artırılması önemli. Denetimlerin artırılmasıyla eksik kalan çoğu şey de tamamlanabilir. Yönetmelikte ayrıca belediyelere bir sorumluluk verilmiş ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’nın da destek ve katkılarına ihtiyaç var. Ayrıca konan hedeflerin çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Başlangıçta temeli doğru atarak daha gerçekçi hedefler belirlenmeliydi. Biz soğuk suya atladık ve yüzmeye çalışıyoruz ama kolay değil. 2015 ve 2016 yıllarında iyi sayılabilecek miktarda e-atık topladık ama 2017 yılında o kadar fazla toplayamadık. Nedenini soracak olursanız daha önceki yıllarda özellikle beyaz eşya satan yerlerde “eskiyi getir, yeniyi götür” tarzında kampanyalar düzenleniyordu. Ancak ÖTV kalktığı için o indirim olmadı. Olmadığı için de böyle bir kampanya yapılamadı. Haberlerde 16 yıldan eski otomobiller için bir teşvik çıkacağı belirtildi. Avrupa’nın çok yerinde oldu bu. Bilhassa çok enerji tüketen, devamlı prize takılı olan buzdolabı ve klima gibi cihazlara AB’deki bazı ülkeler teşvik verdiler. Burada da amaç enerji tasarrufunu sağlamaktı. Biz, Çevre ve Şehircilik, Maliye ve Enerji ve Tabii Kaynaklar gibi bakanlıklara gidiyoruz. İyi sunumlar da yapıyoruz. Sadece eski buzdolaplarını prizden çeksek iki Keban Barajı kadar enerji tasarrufu sağlarız, çevreye şöyle fayda sağlarız diye anlatıyoruz.

BM’nin 2014 yılındaki raporuna göre aynı yılda tüm dünyada 41,8 milyon ton e-atığın toplandığı, bu rakamın da %10-40’ı arasında bir oranın düzgün bir şekilde geri dönüştürüldüğü ortaya konuluyor. E-atıklar doğru bir şekilde atılıp geri dönüştürülmediğinde nasıl sorunlar yaratıyor?

Biz dünyadaki e-atık miktarını 50 milyon ton gibi biliyoruz. Gelişmiş ülkeler bunun nereden baksanız %90’ını topluyorlar, çünkü kaynakları sınırlı. Türkiye’de ise kayıt altına alınan oran %5 civarında. Bu da işin başlangıcında olduğumuzu gösteriyor. 1995’ten beri buzdolaplarında egzoz gazına göre 10-15 bin kat fazla ısı tutarak sera etkisini artıran CFC gazı kullanılmıyor. Daha çok pentan gazı var ve bu gaz çevreye zararlı bir gaz değil. Ama yanıcı bir gaz. Eski dolaplarda olan CFC gazı halen atmosfere sera gazı salımı yapıyor. Nasıl? Bizim ülkemizde düzenli toplama olmadığı için yoldaki hurdacılar ürünü aldığı zaman parçalıyorlar. O gaz olduğu gibi atmosfere gidiyor. Buna ek olarak eski ürünlerde kurşun, cıva ve brom gibi ağır metaller var. Bunların çevreye ve insan sağlığına çok büyük zararları var. Bir de buzdolabının kompresöründe soğutucu yağlar bulunuyor. Bunların da yeraltı sularına çok büyük negatif etkisi var. Dolayısıyla e-atıkların sistemli ve düzgün toplanması gerekiyor. İnsanlarımız bu tarz ürünleri toplama belgeleri olan bayilere ve servislere verebilir ya da belediyelerin toplama noktalarına götürebilir.

Bir başka raporda ise eski elektronik eşyaların yaklaşık %75’inin halen evlerde tutulduğu ifade ediliyor. Toplama oranlarını nasıl artırabiliriz?

Avrupa’da geridönüşüm kültürü toplumsal bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. 1980’lerde e-atıkları ayrı topluyorlardı. Haliyle yasal mevzuatlar ihtiyaçtan doğuyor ve yıllar içerisinde yine ihtiyaca göre gelişiyor. Geridönüşüm kültürü aileden çocuğa geçiyor. Dolayısıyla onlar ömrü bitmiş ürünleri hemen veriyor. Biz de bu konuda projeler geliştirmeye çalışıyoruz. Örneğin Antalya’nın Muratpaşa ilçesindeki Komşu Kart projesinde teşvik vererek halktan ürünleri topluyoruz. Belediyenin aracı mahalle mahalle dolaşıyor, eski ürünü olan getiriyor ve ürün başına belirlediğimiz bir miktar Komşu Kart denilen karta yükleniyor. O kart ile de gidip yakındaki bir bakkaldan veya manavdan alışveriş yapabiliyorsunuz. Bu sayede üç haftada 7,5 ton e-atık toplanmış oldu. Bir Lions kulübü ile ortak gerçekleştirilen “Atıklar Orman Olsun” adlı projemizde ise 10 ayda sadece İstanbul’da 120 ton e-atık topladık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi yılda 183 ton e-atık topluyor. Burada da projenin internet sayfasına giriyorsunuz, şehrinizi/ bölgenizi seçip elinizdeki ürünü belirtiyorsunuz. Üç gün içinde de gelip alıyorlar. Oradan elde edilen gelirin bir kısmını alabiliyorsunuz. Lojistik gibi maliyetler de var çünkü. Bir kısmını biz ELDAY olarak karşılıyoruz. İşin sonunda Orman Bölge Müdürlüğü’nden ağaç alarak ağaç dikiyoruz. Örneğin Çatalca’da 5000 ağaç, Kocaeli’nde ise 35 bin ağaç dikmeyi planladık. Bunu tüm Türkiye’ye yaymayı planlıyoruz. Bu ay da bir süpermarket zinciri ile bir proje başlatmayı hedefliyoruz. Bunlar pilot projeler ve bilinçlendirme çalışmaları olarak değerlendiriyoruz. Hedefimiz tüm Türkiye’de ideal sistemleri kurmak.

“Bizde atma kültürü çok fazla yok. Belki de bilinç olmadığı için yok. Bizim bunu yine hammaddeye çevirdiğimiz, buradan kaynak yarattığımız bilinse insanlarımızın yönelimi de daha farklı olur diye düşünüyorum”

Yine BM’nin bir çalışması, e-atıkların cevher madeninden 40-50 kat daha zengin değerli maden bulundurduğunu belirtiyor. E-atıkların ekonomik anlamda değerinin ne derece farkındayız? Döngüsel ekonomiye e-atıkların nasıl bir katkısı bulunabilir?

Aslında bunlara atık demememiz gerekiyor, çünkü bunlar hammadde. Bunların içerisinde demirinden tutun altınına kadar her şey var. Türkiye’de metalin demir ve bakır gibi taraflarını geri kazanıyoruz. Ancak altın gibi çok değerli metalleri kazanmak için bir tesis Türkiye’de halen yok. Onları yurtdışına satıyorlar. Türkiye’de de benzer tesislerin kurulması lazım ama maliyetli bir konu. Geridönüşüm sektörü Türkiye’de hiç yok denecek seviyede. Geridönüşümcüler var ancak kurumsallaşma ve sektörleşme hususunda alınacak yolumuz var. Denetimlerle bu konuda iyileştirmeler yapmaya çalışıyoruz. Avrupa’nın geneline bakıyorum ve kaynakları olmadığını görüyorum. Ama döngüsel ekonomiyi başarıyorlar. Dolayısıyla kendi yağlarıyla kavruluyorlar. Ama Türkiye maalesef tüketim toplumu haline geldi. Türkiye’de döngüsel ekonomi yeni gündeme gelen bir konu. Buna ağırlık vermemiz gerekiyor.

Dünyada İngiltere’nin de dahil olduğu birçok ülkeden atık ithal edip enerji üreten ve buradan ekonomik bir girdi yaratan Amsterdam örneği var. Bizim buna benzer bir fırsatımız var mı?

Aslına bakarsanız büyük bir fırsatımız var. Çünkü biz gelişmekte olan bir ülkeyiz ve gelişmekte olan ülkelerde tüketim fazla olduğundan atık çok daha fazla olur. Komşularımız için de geçerli bu dediğim. Türkiye coğrafi konumu sebebiyle lider olabilecek bir konumda. Türkiye’de şu anda kişi başına yıllık 6,5 kilo e-atık çıkıyor. AB, “4,5 kilo toplayacaksın” diyor. Bu miktar, sınırı geçtiğimiz ve aynı zamanda yeterli miktara sahip olduğumuz anlamına geliyor. Çevre ülkeleri de işin içerisine katın. Ancak bunu politika üstü bir olay olarak görmek gerekiyor. Devlet teşviki ile geridönüşüm sektörünü güçlendirerek, belki belediyeleri de destekleyerek bu iş başarılabilir.

Türkiye’de gündem çok sık değiştiği için bambaşka konular tartışılıyor. Ancak bu konu birinci planda olmalı. Avrupa’ya bakın. İki büyük projeleri var: Yenilenebilir enerji ve atık konusu. Bizde atık konusu nerede? Gündemde bile yok. Türkiye’nin o potansiyeli var. Ayrıca döngüsel ekonomiye geçişi de bu sayede kolaylaştırılabilir ve çok
büyük enerji tasarrufu sağlayabiliriz. Gelişmiş ülkelere, yani kaynağı olmayan ülkelere de hammadde satılabilir.

Böyle bir işleve sahip olacak tesisi de Marmara Bölgesi’ne kurabiliriz. Nüfusun çok yoğun olduğu bir bölgeden bahsediyoruz. Aynı zamanda sanayi de burada. Böyle bir operasyonda lojistik maliyeti çok yüksek olabilir. O maliyeti de düşük tutabilmek için nüfusun en yoğun olduğu bölgede, e-atıkların en çok çıkacağı yerde bunu yapmak en doğrusu. İstanbul, Kocaeli veya Bursa bu çerçevede değerlendirilebilir.