Deniz seviyesinin yükselmesi iklim krizinin yol açtığı yıkıcı etkilerden biri ve küçük ada devletleri, tam da bu nedenden var oluş mücadelesi veriyor. Bu ülkelerin iklim etkileri-kırılganlık ve borç döngüsünden kurtulamadığını belirten Küçük Ada Devletleri İttifakı’nın baş iklim müzakerecisi Galumalemana Anne Rasmussen; iklim finansmanındaki eşitsizlikleri, gelişmiş ülkelerin sorumluluklarını ve Paris İklim Anlaşması’nın 1,5 derece hedefinin korunmasının gerekliliğini anlattı.
Antalya’da gerçekleşecek COP31 iklim zirvesi öncesinde iklim krizi, küresel ısınma ve 1,5 derece hedefi yeniden gündemde. Küçük Ada Devletleri İttifakı’nın (AOSIS) baş iklim müzakerecisi Galumalemana Anne Rasmussen, Medyascop’taki Şehir Hepimizin programında EKOIQ yazarlarından Sibel Bülay’ın konuğu oldu.
İklim değişikliğinin özellikle küçük ada devletleri üzerindeki yıkıcı etkilerinden söz açan Anne Rasmussen, COP31’den beklentilerini paylaştı. İklim adaleti üzerinde duran Anne Rasmussen, fosil yakıtlardan çıkış ve küresel ısınmayla mücadelede atılması gereken somut adımları ve iklim politikalarının tıkandığı noktaları değerlendirdi.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Limiting Overshoot raporuna işaret eden Anne Rasmussen, küçük ada devletlerinin siyasi düzeyde sesinin duyulmadığını ve bunun, liderlerin iklim etkileriyle mücadeleye nasıl yaklaştıkları ile ilgili olduğunu söyledi.
30 Ağustos-4 Eylül 2026 tarihleri arasında yapılan Pasifik Adaları Forumu’nda küçük ada devletlerinin deniz seviyesinin yükselmesi, seller ve ekosistemlerde meydana gelen tahribatlarla karşı karşıya olduğunun vurgulandığını ifade eden Anne Rasmussen, küçük ada devletleri liderlerinin “daha güçlü bir iklim eylemi çağrısında” bulunduklarını belirtti.
“Asıl Sorun Ülkelerin Taahhütlerine Sadık Kalmaması”
İklimin aşırı etkilerinin giderek arttığına, bu durumun sağlığı da etkilediğine dikkati çeken Anne Rasmussen, “Daha önce görülmemiş ölçekte seller, kuraklıklar ve çok şiddetli fırtınalar yaşanıyor. Geçen yıl sadece Melissa Kasırgası, Karayipler genelinde yaklaşık 10 milyar dolarlık ekonomik kayba yol açtı” dedi.
İklim değişikliğinin çözümlerinin olduğunu, asıl sorunun ise birçok ülkenin harekete geçmemesi ve taahhütlerine sadık kalmaması olduğunu vurgulayan Anne Rasmussen, “Bu sorumluluk her zamanki gibi davranmaya devam eden büyük ülkelere, gelişmiş ülkelere ve en büyük emisyon üreticilerine aittir. Paris’ten bu yana önümüze koyduğumuz iddialı iklim hedeflerine ulaşmak için bu ülkelerin adım atma ve liderlik etme konusunda tam bir kararlılık veya sarsılmaz bir irade göstermesi gerekiyor” dedi.
“1,5 Derece Hedefi Korunmalı”
Sibel Bülay’ın başarılı bir COP31’in neleri kapsaması gerektiği sorusuna Anne Rasmussen, şu cevabı verdi: “Daha hızlı harekete geçmek bir başarıdır. Küçük ada devletlerinin iklim değişikliğine uyum sağlamak için finansmana daha kolay erişebilmesi de bir başarıdır. Ama bence en büyük başarı zaten ortaya konmuş olan 1,5 derece hedefini korumak ve bunun için çalışmaya devam etmek olur.”
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında yapılan küresel durum değerlendirmesinden de söz eden Anne Rasmussen, “Bu değerlendirme emisyon açığını kapatmak için bir gerekenleri ortaya koydu. Bizim için başarı, bu ilk küresel durum değerlendirmesinde ortaya çıkan yol haritasının ikinci küresel durum değerlendirmesinin hazırlıkları sürerken hayata geçirilmesi ve birçok ülkenin de üzerinde uzlaştığı gibi 2050’ye kadar net sıfır emisyona ulaşmak için fosil yakıtlardan acil ve adil bir şekilde uzaklaşılması demektir. Ayrıca 2030’a kadar yenilenebilir enerjiyi üç katına ve enerji verimliliğindeki küresel ilerleme hızını iki katına çıkarmamız gerekiyor. Eğer COP31’den bunların gerçekten hayata geçirilmesini sağlayacak bir karar çıkarsa bu sadece Küçük Ada Devletleri İttifakı için değil, karşı karşıya olduğumuz iklim kriziyle mücadele eden bütün dünya için bir başarı olur” diye konuştu.
“İklim Krizinin Geleceğin Sorunu Olmadığını İnsanlar Anlamalı”
Sibel Bülay’ın Nepal’de yaşanan felaketi anımsatması üzerine Anne Rasmussen, “Yıllardır sözünü ettiğimiz olayları, buzulların erimesi ve devam eden ısınmanın yol açtığı etkileri gözlerimizle görmek çok korkunçtu. Yaşanan felaketin harekete geçme sürecini hızlandırması gerekiyor. İklim krizinin geleceğin sorunu olmadığını insanlar anlamalı. İnsanlar iklim krizinde hayatını kaybederken olayların akışını etkileyebilecek konumdaki hiçbir siyasi liderin vicdanı rahat olmamalı. Bundan böyle ortaklarımızdan ciddi bir liderlik görmeye ihtiyacımız var” diye konuştu.
Küçük ada devletlerinin sorunlarının medyada yeterince yer bulmadığını dile getiren Anne Rasmussen, şunları söyledi: “Oysa iklim etkileri ve aşırı hava olayları coğrafi konumumuz nedeniyle bizleri çok daha fazla etkiliyor. Bunu kıyı şeridinde, kıyı erozyonunda görüyoruz. 30 ya da 50 yıl önce kara olan yerler deniz seviyesindeki yükselmenin kıyı şeridini yavaş yavaş yutmasıyla birlikte geriledi. Ayrıca kıyı baskınları da yaşanıyor. Bu nedenle küçük ada devletleri o toprakları sürekli yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bir kasırga vurduğunda elektrik şebekesinin hemen çökme ihtimali çok yüksek. Bunlar ekonomimizi yerle bir ediyor ve bizi 10 yıl geriye götürüyor. Yeniden ayağa kalkabilmek için borç almak zorunda kalıyoruz. Bu, küçük adaları sürekli vuran bir döngü. İklim etkileri-kırılganlık ve borç arasında kısır bir döngü içindeyiz.”
“Finansman Hem Çok Yavaş Geliyor hem de Çok Yetersiz”
İklim krizinin etkilerine uyum sağlamak zorunda olduklarını, dayanıklılığın da uyumun ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayan Anne Rasmussen, “Emisyonları azaltmakla birlikte iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak, yani “azaltım” ve “uyum” eşit derecede önemli iki temel konu. Buna karşın uyum için ayrılan finansman hem çok yavaş geliyor hem de çok yetersiz. UNEP raporuna göre, iklim değişikliğine uyum sağlamaları için ayrılan fonların yaklaşık %2’sinden bile daha azı küçük ada devletlerine gidiyor. Finansman açısından çok ciddi bir dengesizlik var” dedi.
Küçük ada devletlerine yönelik finansmanın giderek azaldığına ve fonların yenilenmesine daha az kaynak ayrıldığına da dikkati çeken Anne Rasmussen, “Kayıp ve Zarar fonu da ne yazık ki yeterince finanse edilmiyor. Küçük ada devletleri çok daha büyük ölçekli finansmana erişmek için acilen desteğe ihtiyaç duyuyor. Ulusal Katkı Beyanlarımız ve ulusal uyum planlarımız doğrultusunda ortaya koyduğumuz iddialı hedefleri hayata geçirebilmemiz ve yatırıma dönüştürülebilir projelere sahip olabilmemiz için bu desteğe ihtiyacımız var” diyerek, COP31’de küçük ada devletleri ve en az gelişmiş ülkelerin finansmana erişimi konusunda ciddi bir çözüm bulunması gerektiğini vurguladı.
Küçük Ada Devletleri İttifakı’nın ve UNEP raporunun ortaya koyduğu sonuçların altını çizen Anne Rasmussen, “Artık her zamankinden daha acil bir durumla karşı karşıyayız. Bu nedenle COP31’de ülkelerin, özellikle de büyük emisyon salan ülkelerin alacakları kararlar çok önemli. Şu anda yaşadığımız zararları tersine çevirip çeviremeyeceğimiz buna bağlı. Geçmiş COP’larda aldığımız iddialı kararların hayata geçirilebileceğini ve böylece sıcaklık artışının öngörülen sınırları aşmasının mümkün olduğunca azaltılabileceğini göstermemiz gerekiyor. En sonunda da küresel sıcaklık artışını, insanların ve ekosistemlerin sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürebileceği seviyelere geri çekebilmeliyiz” dedi.


