;
Ekonomi Politika

“AB Yeşil Mutabakatı Yeni Dönem AB-Türkiye İlişkilerinde Kaldıraç Olabilir”

AB yeşil mutabakatı

Daktilo1984’ün iklim ve sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan birimi Asterisk2050, yaklaşan seçimler öncesinde Türkiye’deki siyasi partilerin iklim politikalarını inceleyen “Türkiye Siyasi Partileri ve İklim Politikaları” raporunu yayımladı. Asterisk2050 Proje Araştırmacısı ve Daktilo1984 Proje Koordinatörü Selim Yıldırım, “Avrupa Yeşil Mutabakatı, AB – Türkiye ilişkilerinde yeni dönem ajandasının en kritik meselelerinden biri olacak ve eğer iyi bir diplomasi yürütülürse zarar görmüş ilişkilerin rehabilitasyonu için kuvvetli bir kaldıraç olacaktır” derken bunu yapmanın her iki aktöre de kazanç sağlayacağının altını çizdi. 

YAZAR: Erhan ARCA

Enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye’de siyasi partilerin yeşil enerjiye geçiş doğrultusunda kapsamlı ve yeterli politika çalışmaları olduğunu düşünüyor musunuz? Akkuyu Nükleer Santralı özelinde ne gibi adımların atılması planlanıyor? 

Türkiye’nin enerji bağımlılığı hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkıyor. Bunu hem kalkınmanın temel aktörü olan sanayide hem de hane halkında görebilirsiniz. Geçen yılın verilerine bakarsak eğer, neredeyse 100 milyar doları bulan bir enerji ithalatından söz ediyoruz. Bu gayrisafi milli hasılanın oldukça önemli bir kısmına tekabül ediyor. Bu tür bir tablo piyasa rekabetine de hanehalkı tüketimine de tabi ki olumsuz yansıyor. Yani üretici enerji maliyetleri sebebiyle uluslararası rekabette geri kalırken; hanehalkı da enerji faturalarını ödemekte oldukça zorlanıyor. Bunun bir örneğini geçtiğimiz yıl Avrupa şirketleri ve hanehalkı da yaşadı.

Ukrayna – Rusya krizi sonrasında Avrupa’da artan enerji maliyetleri kimi şirketlerin üretimini durdurmasına sebep oldu, toplumsal enerji tüketimi de kısıtlandı. Yani enerji bağımlılığı ekonomik hayatın her alanına sirayet ederken ülkelere aşılması zor krizler yaratıyor. Fakat, Avrupa ülkeleri güçlü ekonomik yapılarıyla bu süreci sübvanse edebildi. Türkiye bu süreçte böyle bir enerji yoksunluğu yaşamamasına rağmen küresel piyasadaki enerji maliyetlerindeki artıştan ciddi bir şekilde etkilendi. Türkiye’deki siyasi partiler de bu durumun ehemmiyetinin son derece farkında. Fakat, fosil yakıta dayanan enerji kaynaklarından kolayca vazgeçebilecekler mi, bu bir muamma. Uluslararası işbirliği ve entegrasyona mesafeli kimi partiler bu kaynaklara yönelmeye meğilli denebilir. Zira enerji güvenliği söz konusu olduğunda söylemlerini meşrulaştırabiliyorlar. Öte yandan, Avrupa Yeşil Mutabakatı sonrasında aslında bunun AB ile ilişkilerde yeni bir kaldıraç olabileceğini gören siyasi aktörler de mevcut. Çünkü, Türkiye’nin sahip olduğu yenilenebilir enerji potansiyeli hem Türkiye’nin hem de AB’nin farkında olduğu bir gerçek.

Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na geçmeden önce Gelecek, Deva, Demokrat ve Saadet Partileri gibi hükümete aday partiler Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelinin hâlâ fark edilmediğini dile getiriyorlar. Burada YEKDEM’in geçiş sürecini kurumsallaştırdığını fakat işlevinin yetersiz olduğunu vurguluyorlar. Akkuyu’da ise hükümetin aksine muhalefet partilerinde böyle bir projenin enerjide bağımlılığı artıracağı konusunda endişeler mevcut. Akkuyu Nükleer Güç Santralı projesinin şeffaf bir şekilde ilerlemediği, denetleme mekanizmalarından uzak olduğu konusunda bir fikir birliği olduğu ortaya çıkıyor. Rusya şirketi olan ROSATOM’a yapılan vergi indirimleri ve teşviklerin enerji piyasası dengelerini gözardı edilerek yapıldığına dair görüşler var. Nükleer enerjinin meşruiyeti AB’de de tartışmalıydı. Fakat Mayıs 2022’de Yeşil Taksonomi çerçevesinde geçiş sürecinde kullanılabilirliği onaylandı. Yani, Yeşil Taksonomi ile birlikte nükleere yatırımlar bir süre daha devam edecek. Türkiye’de de 1970’li yıllardan başlayan nükleere olan ilgi bir süre daha devam edecek gibi. Fakat Akkuyu’da enerji bağımsızlığını sağlama konusunda Rusya’nın etkin rolü çekincelere sebep oluyor.

Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak AB ile ilişkileri önemli bir konumda. Siz de raporunuzda AB’nin Yeşil Mutabakat ile girdiği dönüşüme Türkiye’nin de uyum sağlamak zorunda olduğunu belirtmişsiniz. Türkiye’deki siyasi partiler bahsettiğiniz bu uyumu sağlamaya hazır mı? 

AB Türkiye’nin en önemli uluslararası ortaklarının başında geliyor. Uzun yıllara dayanan tarihi ve siyasi bağlar, üyelik süreci var. Son yıllarda bu ilişkilerin ciddi bir yara aldığı kesin. Brüksel’in Türkiye ile ilişki kurmakta çok da istekli olmadığı da söylenebilir. Fakat, burada yine ekonominin etkisi ortaya çıkıyor. AB Türkiye’nin en büyük pazarı ve Türkiye de AB’nin en büyük altıncı pazarı. Bu durum göz ardı edilemez bir gerçek. Bunun yanı sıra Ortadoğu’daki siyasi istikrarsızlık ve göç krizi gibi konular Türkiye’yi bölgede istikrarı ile öne çıkaran bir aktöre çevirdi. Ayrıca, Türkiye’nin de mevcut ekonomik krizi aşmak için AB’ye ihtiyacı olacak. Yani günün sonunda baktığınızda bu iki aktör birbirlerine sırtına çevirebilecek durumda değil.

AB, Yeşil Mutabakat ile iklim kriziyle mücadele trendini takip eden, hatta öncü olma noktasında bir adım attı. Bu, kendi politika ve piyasalarını dönüştürmek kadar Türkiye gibi partner ülkeleri harekete geçirmeyi de hedeflemiş bir plan. Hem hükümetin hem de muhalefet partilerinin bu gerçeğin farkında olduğunu görüyoruz. Temmuz 2021’de Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile uyum çalışmaları başlatıldı. Altılı Masa’nın da ortak politikalar metninde Avrupa Yeşil Mutabakatı ile ilgili önemli çalışmalarının olduğunu gördük. Bence Avrupa Yeşil Mutabakatı, AB – Türkiye ilişkilerinde yeni dönem ajandasının en kritik meselelerinden biri olacak ve eğer iyi bir diplomasi yürütülürse zarar görmüş ilişkilerin rehabilitasyonu için kuvvetli bir kaldıraç olacaktır. Zira bunu yapmak her iki aktöre de kazanç sağlayacaktır.

Türkiye’nin COP27’de güncellediği Ulusal Katkı Beyanı (NDC) emisyon azaltımı yerine artışa neden olacak bir yol izleyecek. Yine emisyonların 2038’de pik noktasına ulaşacağı aktarıldı. Yaptığınız görüşmeler sonucunda ulaştığınız bilgilere göre Türkiye’deki siyasi partiler bu politikanın izlenmesi ve 2053 Net Sıfır hedefi hakkında ne düşünüyorlar? 

İlk soruda bahsettiğimiz gibi Türkiye’de yeşil enerjiye geçiş kadar milli enerjinin kullanılması konusunda da bir irade de var. Bu irade şu an hâlâ “tarihsel sorumluluk” söylemiyle destekleniyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda açıklanan sizin bahsettiğiniz NDC verileri bu söylemden güç alıyor. 2053 hedefi de bu minvalde yakalaması zor bir takvim olarak nitelendirilebilir. Zira, Türkiye Paris Anlaşması’nı uzun yıllar onaylamadı, son COP toplantılarına lider düzeyinde katılmadı. Yani, hükümetin iklim politikalarına ve diplomasisine olan ilgisizliğini görmek için bunlar önemli işaretler. Öte yandan, muhalefet partilerinde ise bunun yerine uluslararası yönelimi takip ederek işaret yılını 2050’ye koyduğu görülüyor.

Altılı Masa’nın Ortak Politikalar Metni’ne de yansıdığı üzere, 2050 hedeflerine yönelik sıkı bir bağlılık mesajı var. İklim finansmanı, ilgili kamu kurumlarının dönüşümü ve kömürden ivedilikle çıkış gibi taahhütlerden bahsediliyor. Fakat, muhtemel iktidarlarında bu hedeflerin ne kadarı yakalanabileceğine dair bir tahminde bulunmak açıkçası zor.

İklim değişikliği, çok boyutlu ve birbirine geçişken birçok alanı içinde barındırıyor. Yaptığınız görüşmelerden yola çıktığınızda, sizce siyasi partiler iklim meselesini tüm politikalara entegre hale getirmeye hazır olmak için ne gibi adımlar atıyor ve bu adımlar yeterince kapsamlı mı? 

Türkiye’de iklim politikaları ne yazık ki bütüncül bir perspektiften bakılan bir konuma erişmiş değil. Böyle bir siyasi iradenin oluşmasının önünde önemli engeller var. Gelişmiş ülkelere ve bunların iklim krizi hassasiyetine baktığınızda süreci kolaylaştıran kurumsal yapıları da görebilirsiniz. Demokratik yönetişim, şeffaflık ve denetlenebilirlik aslında iklim politikalarıyla doğrudan ilişkili konular. Bu alanlarda dönüşümler olmadan iklim politikalarına bütüncül yaklaşmak pek de mümkün değil. Zira bu politikaları rasyonel, özgür ve şeffaf bir zeminde tartışamadığınızda dönüşümü de başlatamıyorsunuz. Siyasi partiler bu sebeple iklim meselelerini tüm politikalarına entegre etmekte sorun yaşıyor. Bunun yanı sıra partilerin içerisinde konu ile ilgili insan kaynağına sahip olmaması da bir sorun.

Genelde iklim politikaları Türkiye’de ya ilgili kamu kuruluşlarında ya da akademi ve sivil toplum çeperine sıkışmış durumda. Ancak, siyasi partilerin bu konuları gündeme taşıması ve politikalar üretmesi büyük bir önem taşıyor. Bu sayede süreç tabana yayılabilir ve seçmen davranışını etkiler konuma gelebilir. Asterisk2050 projesinde tespit ettiğimiz üzere, Türkiye’de çevre ve kalkınma ilişkisi değerlendirildiğinde ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğu çevreye rağmen kalkınmayı tercih edebiliyor. Bu durum, Akdeniz Havzasındaki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında daha da göze çarpıyor. Bu sebeple, siyasi partilerin iklim değişikliğine yönelik önceki yıllara nazaran çeşitli politikalar geliştirdiğini gözlemlesekte bütüncül politikalara sirayet etmesi için köklü reformlara ihtiyaç var. Günün sonunda ise devlet ve toplum arasında iklim krizini öncelleyen yeni bir tür toplumsal sözleşme ortaya çıkabilir.