İstanbul’da 4 Temmuz Cumartesi günü birkaç saat içinde caddeleri göle çeviren kuvvetli sağanak, hissedilen sıcaklıkların 40 dereceye dayandığı bunaltıcı bir sıcak hava dalgasının hemen ardından yaşandı. Birbiriyle çelişiyor gibi görünen kuraklık ve seller, peş peşe yaşanıyor ve aynı değişimin iki sonucunu gösteriyor: Türkiye’de yağışlar giderek daha düzensiz, daha seyrek ve daha şiddetli düşüyor. Uzun kuru dönemleri takip eden sert sağanaklar, toprağı ve yeraltı sularını besleyemeden sele dönüşüyor. Bu nedenle su ve afet yönetiminde artık yıllık yağış toplamına değil, yağışın ritmine odaklanmak gerekiyor.
YAZI: Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı
Bir metrekarelik alana bir saat içinde 10 kova su boşaltıldığını düşünün. 4 Temmuz Cumartesi günü İstanbul’un bazı noktalarında gökyüzünün yaptığı kabaca buydu. Meteoroloji uzmanlarına göre yağışın şiddeti yer yer saatte metrekareye 50-100 kilograma ulaştı. Mega kentin caddeleri, birkaç saat içinde göle döndü. Saatler öncesinden sarı kodlu uyarılar yapılmışken yaşanan bu görüntüler, artık her yaz aşina olduğumuz tabloyu tekrarlıyordu.
İstanbul’da yaşanan, tekil bir olay da değil. Bu yılın Mayıs ve Haziran aylarında, İç Anadolu’dan ardı ardına sel ve su baskını haberleri geldi. Ankara, Konya, Eskişehir, Kayseri ve Kırşehir gibi karasal iklimin hüküm sürdüğü illerde, öğleden sonra patlayan sağanaklar, dolu ve ani su baskınları, günlerce gündemde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü, bir günde 30’dan fazla il için sarı kodlu uyarı yayımladı.
Bu tablo ilk bakışta kafa karıştırıcı: Yıllardır Türkiye’nin kuraklaştığını, su kaynaklarının baskı altında olduğunu konuşuyoruz. Nasıl oluyor da aynı ülke, aynı mevsimde sellerle boğuşuyor?
Aslında bu çelişki yalnızca görünürde: İklim değişikliğiyle birlikte Türkiye’de yağışların öngörülebilirliği azalıyor. Yağışlar giderek daha seyrek ama daha şiddetli düşüyor ve kuru toprağı besleyemeden kısa sürede sele dönüşüyor. Bu yüzden seller ve kuraklık, birbirinin zıttı değil, aynı değişimin iki sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Birden Bastıran Yağmurlar Kuraklığa Çare Olmuyor
İklim tartışmalarında en sık yapılan hata; yağışı tek bir sayıya, yıllık toplama indirgemektir. Oysa bir bölgenin su geleceğini belirleyen şey yalnızca ne kadar yağdığı değil, o yağışın yıl içinde nasıl dağıldığı.
Aynı miktarda yağış; ince ve düzenli biçimde aylara yayıldığında toprağa sızar, akiferleri besler, bitkiyi sularken, birkaç şiddetli güne sıkıştığında ise büyük kıs yüzeyden akıp gider, sele dönüşür ve toprağa giremeden denize ulaşır.
Bu yüzden “bu yıl normalden fazla yağış aldık” cümlesi, kulağa rahatlatıcı gelse de, tek başına bir şey ifade etmez.
Nitekim 2025-2026 su yılında Türkiye geneli yağışları mevsim normallerinin belirgin biçimde üzerinde gerçekleşti. Ama bu ne kuraklık tehdidini ortadan kaldırdı ne de yaz başındaki selleri engelledi. Çünkü sorun toplamda değil, dağılımdaydı.
Kuru Günleri Takip Eden Sert Yağışlar Artıyor
İklim biliminin bu konuda net bir beklentisi var: Isınan bir atmosfer, daha fazla su buharı taşıyabilir. Termodinamiğin temel bir ilişkisine (Clausius-Clapeyron) göre her bir derecelik ısınmada, havanın tutabileceği nem miktarı yaklaşık %7 artar. Bu fazladan nem, yağış oluştuğunda daha şiddetli boşalması anlamına gelir.
Aynı zamanda, ısınan iklimde yağış rejimi giderek “az sayıda ama yoğun olay” lehine kayar: Yağışsız geçen kuru günlerin sayısı uzar, ama yağış geldiğinde daha sert düşer. Yani yıllık toplam sabit kalsa, hatta artsa bile, o yağış giderek daha az sayıda güne sıkışır.
Akdeniz havzası, bu eğilimin dünya genelinde en belirgin gözlendiği “iklim değişikliği sıcak noktalarından” biri olarak tanımlanıyor ve Türkiye bu havzanın tam ortasında yer alıyor.
Kuraklık, Sağanaklar, Seller Aynı Değişimin Sonuçları
Yağışların değişen karakterini göz önünde bulundurarak bakınca, Türkiye’nin farklı köşelerinden gelen ve birbiriyle çelişiyor gibi görünen haberler; aslında tek bir anlatının parçaları hâlini alıyor:
- Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’da yaz boyunca uzayan kurak dönemler, düşen nem ve artan buharlaşma;
- İç Anadolu’da öğleden sonra patlayan şiddetli konvektif sağanaklar;
- Karadeniz’de ise giderek sıklaşan ani sel ve heyelan olayları.
Üçü de “yağışın zaman ve mekândaki dağılımının bozulması” başlığı altında birleşiyor. Mesele Türkiye’nin bir bölgesinin kuruyup diğerinin sulanması değil. Mesele, ülkenin tümünde yağışın eski düzenli, öngörülebilir ritmini kaybetmesi.
Eskiden bir çiftçinin ya da su yöneticisinin güvenebileceği mevsimsel düzen (ilkbahar yağışları, yaz kuraklığı, sonbahar dönüşü) giderek daha oynak, daha uç, daha sürprizli hale geliyor.
Yağışın Yıllık Toplamına Değil Yıl İçindeki Dağılımına Bakılmalı
Bu tablo, su ve afet yönetimi anlayışımızı kökten gözden geçirmemizi gerektiriyor. Yağışı yıllık toplam üzerinden değerlendiren klasik planlama, artık gerçeği yansıtmıyor. Bunun yerine yağışın yoğunluğunu, sıklığını ve düzensizliğini esas alan bir yaklaşım gerekiyor.
- Şehirlerde ani taşkınlara dayanıklı altyapı yatırımlarının yapılması, dere yataklarının yapılaşmadan korunması ve geçirimsiz beton yüzeylerin azaltılması gerekiyor.
- Tarımda damla sulamaya geçiş ve toprağın su tutma kapasitesini koruyan uygulamalar önem taşıyor.
- Su yönetiminde ise yağmur suyu hasadı ve akifer besleme projeleri öne çıkıyor.
Hepsinin ortak mantığı şu: Madem yağış artık düzenli gelmiyor, o zaman geldiğinde onu yakalayıp tutabilmeli, gelmediğinde de elimizdekini koruyabilmeliyiz.
Sonuç olarak, “hem sel hem kuraklık nasıl bir arada olur?” sorusunun yanıtı, ikisinin de aynı kökten beslendiğini görmekte yatıyor.
Türkiye kuraklaşırken sel görüyorsa, bu bir çelişki değil. Bu, ısınan bir iklimde yağışın değişen karakterinin doğrudan bir sonucu.
Önümüzdeki yıllarda muhtemelen daha sık soracağız bu soruyu ve yanıtı her seferinde aynı yere, yağışın toplamına değil, ritmine bakmaya götürecek bizi.


