Gerçeklikle alakası olmayan teoriler makyajlanarak tekrar ve tekrar her fırsatta dolaşıma sokuluyor. Bu döngüye karşı tabii ki yine en büyük silah bilimsel gerçekler…
YAZI: Türker ARSLAN
Türkiye gündemi 2025 yılının ilk yarısında İklim Kanunu çevresinde yaşanan tartışmaların etkisi altındaydı. Ülke Paris Anlaşması çerçevesinde gereken yükümlülükleri kanunla resmileştirmeye çalışırken iklim inkârcıları da bilimsel hiçbir veriye ya da gerçekliğe dayanmayan komplo teorileriyle iklim krizi gerçeğini bir kaos ortamında gizlemek için ellerinden geleni yapıyordu. Durum bir noktada öyle içinden çıkılmaz bir hale büründü ki kanuna muhalif bazı vekilleri, pandemide insanlar evlerine kapanmak zorundayken aşı karşıtı bir miting bile düzenleyen popüler komplo teorisyeni Ali Osman Önder ve kırmızı beresiyle eski manken yeni fenomen komplocu Tuğba Özay ile beraber Meclis çatısı altındaki iklim karşıtı basın toplantısında görenler birkaç dakika anlamsız gözlerle ekrana bakmak zorunda kaldı. Neden ve ne için?
Ülkedeki iklim karşıtı hareketin kodlarını çözebilmek için zamanı biraz geriye almak gerekiyor. İklim aktivizmi 2005 ile 2007 yılları arasında Türkiye’nin gündeminde hatırı sayılır bir yer kapladı. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü vardı. İklim hareketinin ülke çapında kıpırdanması, görüşlerini kamuoyuna yansıtması, taban bulması ve medyada yer almasıyla beraber karşıt hareket iklim inkarcılığı da ülkede usul usul hareketlenmeye başladı.
Kırılma: 2005 Kyoto Protokolü Eylemleri
Türkiye’de iklim hareketinin derli toplu ilk örgütlü eylemi 2005 yılı aralık ayında İstanbul Kadıköy’de gerçekleşti. Uluslararası bir kampanyanın parçası olan ve 2005’de yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’nü merkezine alan eylemin ana sloganı “ABD Kyoto’yu imzala” idi. Bu eylemi izleyen iki yıl boyunca ülke, o döneme kadar ki tarihinin en aktif iklim eylemleri sürecini yaşadı. Üstelik bu eylemler sadece İstanbul’da yapılmadı, İzmir’den Diyarbakır’a kadar farklı illere yayıldı. Panellerden sokak eylemlerine kadar farklı eylem biçimleriyle aktivistler seslerini duyurdu. .
İklim hareketi açısından hayli aktif geçen bu iki yıl sonunda Türkiye resmi olarak da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) Birinci Ulusal Bildirim’i sundu. İklim değişikliğinin hem sivil siyaset içinde hem de resmî kurumlarda görünür olması ve Türkiye’nin hareketli gündemi içinde kendine yer bulması sürecin politize olmasını da beraberinde getirdi. Güçlü bir iklim eylemi iklim inkarcılığını doğurdu. Artık iki ana hat kendini net bir şekilde ortaya koyuyordu; bir tarafta iklim krizi gerçeğiyle yüzleşme ve mücadele etmeyi savunanlar diğer taraftaysa inkârcılar.
Ülkenin resmi siyasi söylemi iklim krizini inkâr etmemekle birlikte sürecin yükümlülüklerini yerine getirmemek, ötelemek ya da yükümlülüklerin ülkeler arasında eşit paylaştırılmadığı savı üzerine kuruluydu. İklim inkârcıları da başlangıçta bu söylemi ön kabul olarak aldılar ancak daha da ileri giderek bunu popüler komplo teorileriyle birleştirdiler. Bu ilk dönemin en popüler inkârcı hikâyesi, gelişmiş devletler, büyük endüstri şirketleri ya da perde ardından dünyayı yöneten zengin ailelerin -hatta bazı zamanlar hepsi Türkiye’ye karşı birleşerek- “iklim krizi yalanıyla” ülkeyi yeni emperyalizm sahası yapacakları ya da sömürgeleştirecekleri üzerineydi. İçi boş kof bir milliyetçi söylem üzerine kurulu “Türkiye’nin gelişmesini, ekonomik kalkınmasını istemeyen büyük devletler” söylemi de dönemin popüler anlatıları arasına girdi. Bu iki temel söylem günümüze kadar da varlığını sürdürdü ancak zaman içinde “karikatürize” oldu ve eski yaygınlığını kaybetti.
Türkiye’nin uzun süren iklim eylemsizliği sonrasında 2009 yılında Kyoto’ya taraf olmasının iklim inkârcısı cepheyi de hareketlendirmesi beklenirdi ancak yaşanan gelişmeler süreci tersi bir şekle evriltti. Başta ABD olmak üzere Rusya, Japonya ve Kanada gibi ülkelerin sözleşmeden çekilmesiyle Kyoto çatırdadı. İklim aktivistlerinin bel bağladığı, umutlar beslediği 2009 Kopenhag COP15 zirvesinden de bağlayıcı emisyon azaltım taahhütlerinin çıkmaması süreci yavaşlatsa da 2015’teki Paris Anlaşması her şeyi tersine çevirdi. Paris’teki COP21’de kabul edilen Paris Anlaşması’nı Türkiye 175 ülkeyle beraber 2016’da New York’ta imzaladı. Küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak için atılan adımların yetersizliği konuşulurken, 2018’de, o dönem 15 yaşında olan genç İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in iklim krizi için başlattığı okul grevleri (Fridays for Future) dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Türkiye’de gençler de bu dalgaya destek vermede tereddüt etmedi. İklim krizi için okul grevi eylemleri ülkenin çok sayıda şehrinde gençlerin katılımıyla gerçekleşti, gençler meydanlarda iklim krizi gerçeğini dile getirdi acil önlemler alınması gerektiğini haykırdı. Atlas Sarrafoğlu gibi genç iklim aktivistleri de bu süreçte öne çıkarak hem eylemlerin öncülüğünü yaptılar hem de genç arkadaşlarını iklim krizi konusunda örgütleme çabasına giriştiler.
Pandeminin Motorize Etkisi
2019 yılının sonlarında Çin’de ortaya çıkan ve 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın ilan edilen COVID 19 pandemisi ise tüm dünyayı ve insanlığı derinden sarstı. 700 milyondan fazla vakaya ve 7 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan süreç insanlığı endişe, kaygı, panik ve korkuya sürükledi. Teknolojik gelişmeler ile ağ tabanlı iletişim modellerinin gelişmesi bu korku ve panik haliyle birleşince başka bir gerçeklik insanlığın önünde belirdi: Komplo teorilerine artan ilgi. Yapılan araştırmalar, politik düzene yabancılaşma, huzursuzluk hissi ve mevcut dünyayı anlamada yaşanan eksikliklerin bu süreci tetiklediğini ortaya koyuyor. Pandemi süreci resmi olarak ortadan kalktıktan sonra bile komplo teorilerine artan ilgi elle tutulur bir azalma göstermedi.
2021 yılında, Pandemi sonrası Paris Anlaşması’nın TBMM’de onaylanması ile iklim krizi tekrar ülke gündeminde kendine yer buldu. Özellikle 2022 yılının başından itibaren İklim Kanunu hazırlık sürecinin start alması ve aynı yıl İklim Şurası Komisyon Tavsiye Kararları ile 12. Kalkınma Planı’nın kamuoyuyla paylaşılması siyasi tartışmaları tekrar alevlendirdi. İnkârcıların pandemi döneminden devir aldıkları komplo teorilerini iklim krizine modifiye etmesiyle beraber de ülke kamuoyu bir anda komplocu iklim inkârcısı hikâyelerle boğuldu.
İklim Kanunu ve Komplocu Kaos Süreci
İklim Kanunu’nun hazırlık aşamasıyla beraber başta Banu Avar, Ferda Yıldırım, Ali Osman Önder ve Erkan Trükten gibi sosyal medya fenomenleri bir anda gönderileri ve videolarıyla inkârcı hikâyeleri adeta kamuoyunun üzerine boca etti. Pandemi süreci boyunca aşı karşıtlığını merkeze alan ve “küreselciler virüsle dünya hakimiyetini ele geçirmek istiyor”, “siyasi elitler nüfusu azaltmaya çalışıyor”, “aşılarla insanların içine mikroçip yerleştiriliyor” gibi komplolarla önemli bir takipçi kitlesi kazanan bu fenomenler için iklim karşıtlığı arayıp da bulamadıkları bir vaha gibiydi.
2022 Haziran ayında yayımlanan bir Youtube videosunda fail olarak “küreselciler” gibi muğlak bir tanım kullanan Ferda Yıldırım, konuğuyla beraber karbon ayak iziyle bireylerin ne yiyeceği ne giyeceği, nereye seyahat edeceğinin takip edileceğini, fişleneceğini ve hatta hiçbir şeye sahip olamayacağını iddia etti.
İklim Kanunu’nun hazırlık sürecinden yasanın onaylanmasına ve hatta günümüze kadar inkârcı teorilerin bayraktarlığını yapan Banu Avar ise çektiği onlarca video ve paylaştığı yüzlerce mesajda kanunun Türkiye’deki tarımı, sanayiyi ve hayvancılığı yok edeceğini savundu.
Pandeminin sürecinin tam ortasında, 2021 Eylül’de İstanbul Maltepe’de aşı karşıtı bir miting düzenleyen Plandemi Büyük Buluşma Platformu adlı hareket ve onun lideri Ali Osman Önder de inkârcı hareketin öne çıkan isimlerinden oldu. Öyle ki Önder ve hareketi 18 Kasım 2024 tarihinde “Büyük Uyanış” adı altında İstanbul Kartal’da, İklim Kanunu’na muhalif bir miting de düzenledi. Önder, inkarcıların süreç içerisindeki en garip teorilerinin birkaçına imza atan isimdi aynı zamanda: İklim Kanunuyla İnsanlara Kendi İdrarları İçirilecek
Tarım ve hayvancılık yasaklanacak, insanlar fişlenecek, yapay et yemek zorunlu olacak gibi gerçeklikle alakası olmayan onlarca inkârcı komplo teorisinin ortalığa saçılması, dünyanın başka coğrafyalarında olduğu gibi Türkiye’de de zor bir Pandemi sürecini atlatan insanların kafasını daha çok karıştırdı. Bu kafa karışıklığından kendi politik çıkarları adına yararlanmak isteyen nispeten küçük sağ partilerin de sürece müdahil olmasıyla İklim Kanunu tartışmaları içinden çıkılmaz bir hale evrildi. Sosyal medyada neredeyse her gün #iklimkanununahayır ya da #iklimtasmasınahayır başlıkları açılarak inkârcı komplo teorilerinin daha fazla insana değmesi sağlanmaya çalışıldı. Muhalif milletvekilleriyle beraber inkârcı komplo teorisyeni Ali Osman Önder ve eski manken Tuğba Özay’ın TBMM’deki basın toplantısı sürecin nasıl bir kaotik zeminde ilerlediğini gösteren en net fotoğraftı. Hatta inkârcı komplo teorilerinin Meclis çatısı altında ciddi bir kanun teklifini baltalamaya çalışmasına isyan eden İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, bu teorileri gerçek gibi sunan Kocaeli Milletvekili Mehmet Aşıla’yı kamuoyu önünde iddialarını savunması için düelloya davet etti.
Tüm bu kaotik ortam içinde inkârcı cephe geçici de olsa bir başarı kazandı. Hükümet İklim Kanunu teklifini 15 Nisan 2025 tarihinde geri çekti. İklim aktivistlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının kanuna önemli ve ciddi eleştirileri olsa da konunun uzmanı çok sayıda kişiye göre asıl sebep hükümetin sosyal medyada yoğunlaşan inkârcı teorilerle baş edememesiydi. Hükümet kanunu geri çektikten sonra inkârcı komplo teorilerinin yarattığı kaosa gecikmiş bir tepki de verdi. Önce bu teorilere karşı halka gerçekleri anlatan bilgilendirmeler yaptı daha sonra ciddi eleştirileri oldukça sınırlı olsa da dikkate alan revizyonlarla İklim Kanunu’nu Meclis’e geri getirdi. İklim Kanunu Türkiye’de 9 Temmuz 2025 tarihinde yürürlüğe girdi.
Türkiye’de Günümüzde İnkârcılık: Yine Yeni Yeniden…
İnkârcı hareket İklim Kanunu’nun yasalaşmasıyla beraber hız kaybetse de bulduğu her fırsatta baş göstermeye devam ediyor. Sayısız bilimsel veriye, bilim insanlarının açıklamalarına ve resmî kurumların yalanlamalarına rağmen COP31 başlıklarının altında “İklim krizi yalanı”, ekonomi haberlerinin altında “Yapay et yemek zorunlu olacak” gönderileri görülüyor, Youtube’da “Tarım engellenecek, hayvan yetiştirmek yasaklanıyor” başlıklı videolar dönmeye devam ediyor. Hatta genç iklim aktivisti Greta Thunberg, “Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir CIA ajanı” olarak lanse edilebiliyor. Gerçeklikle alakası olmayan teoriler makyajlanarak tekrar ve tekrar her fırsatta dolaşıma sokuluyor. Bu döngüye karşı tabii ki yine en büyük silah bilimsel gerçekler.
Tüm bunlara rağmen Türkiye’deki iklim inkârcısı hareket için bardağın dolu tarafından bakmamızı sağlayacak veriler de mevcut. İklim Haber’in kamuoyu araştırma şirketi KONDA ile 2018’den bu yana her yıl yaptığı “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı” araştırmasının 2026 verilerine göre, ülkedeki her 10 kişiden 9’u iklim değişikliğinin var olduğunu kabul ediyor. “İklim değişikliği yoktur” diyenlerin oranı ise %9’da kalıyor. Ayrıca inkârcı teorisyenlerin ve iddialarının sadece sosyal medya ile sınırlı olduğu ve geleneksel ulusal medyada kendilerine yer bulamadığı da bir başka gerçek.
Türkiye’de Popüler İnkârcı Savlar…
1 – İklim değişikliği yoktur: İnkarcılığın uluslararası amentüsü olan bu teori Türkiye’deki inkârcıların da favorilerinden. Ancak bilimsel verilerin de kanıtladığı gibi başta fosil yakıtların yakılması olmak üzere insan faaliyetleri kaynaklı iklim değişikliği dünyanın her yerinde yaşanıyor. Küresel sıcaklık artışının şiddetini ve sıklığını artırdığı aşırı hava olayları Türkiye’de ve tüm dünyanın her bölgesinde görülüyor.
2 – “İklim değişikliği yoktur” diyenlere ceza verilecek: İklim Kanunu’nun hazırlık süreci ve Meclis’teki görüşmeleri sırasında inkârcılar tarafından ortaya atılan bu iddianın gerçekle alakası yok. İklim Kanunu’nda böyle bir madde yok.
3 – Tarım yasaklanacak: İnkârcı cephenin dile getirdiği bu komplo teorisi kulağınıza ne kadar inanılmaz gelirse gelsin sosyal medyada o kadar ses getirdi ki sonunda en yüksek resmi makamdan yalanlanmak zorunda kaldı.
4 – Yapay et yemek zorunlu hale gelecek: İklim Kanunu sürecinde dile getirilen bu asılsız hikâye iç içe geçmiş birkaç komplo teorisiyle oluşturulmuştu. “İklim değişikliğinin sebebini ineklerin çıkardığı gazlar olarak gören küreselciler hayvan yetiştiriciliğini yasaklayacak” teorisini alan inkârcılar, bunu bir adım daha ileri götürerek yapay et zorunlu olacak hikâyesine evriltti. Ancak kanunda bu konuyla alakalı bir kelime dahi bulunmuyordu.
5 – İklim krizinin arkasında HAARP var: Türkiye’deki en yaygın inkârcı komplo teorilerinden biri olan bu hikâyeye göre, ABD Alaska’daki HAARP (Yüksek Frekanslı Aktif Aurorasal Araştırma Programı) ile (daha önce aynı yapı, yapay depremlere neden olmakla da suçlanmıştı) iklim olaylarını organize ediyor. Buradan yola çıkarak iklimin değişmediği iddia ediliyor. İnsan kaynaklı iklim krizi apaçık ortadayken tabii ki bu komplo teorisinin de bilimsel olarak geçersiz olduğu onlarca kez kanıtlandı.
6 – Vatandaşlar karbon ayak izlerine göre ceza ödeyecek: İklim Kanunu sürecinde inkârcı cephenin en çok dile getirdiği hikâyelerinden biri de karbon ayak izi sebebiyle vatandaşların ceza ödeyeceği şeklindeydi. Kanunda böyle bir ceza maddesi yok ancak halen bu komplo teorisi zaman zaman da olsa sosyal medyada karşımıza çıkmaya devam ediyor.
7 – Paris Anlaşmasıyla küresel güçler tarım arazilerimize el koyacak: Milliyetçi duygulara da selam çakarak merkezine iklim inkarcılığını ve Paris Anlaşması’na muhalefeti koyan bu komplo teorisi, sosyal medyada hayli savunucu bulmuştu. Tabii ki ne Paris Anlaşması’nda ne de İklim Kanunu’nda böyle bir madde bulunmuyor.
8 – Uçaklardan yayılan gazlarla iklim kontrol ediliyor (Chemtrails): Dünyada çok popüler olan bu komplo teorisinin Türkiye’de de çok sayıda alıcısı mevcut. Küresel gelişmelere göre modifiye edilebilen (Pandemi sürecinde virüsün gökyüzünden yayıldığı ya da zihin kontrolünde kullanıldığı gibi) bu hikâyenin inkârcı versiyonuna göre, uçakların gökyüzünde bıraktıkları izler aslında gizli güçlerin iklim olaylarını kontrol ettikleri kimyasallar. Tabii ki bu komplo teorisinin de bilimsel gerçeklerle en ufak bir alakası yok.
9 – Ata tohumu yasaklanacak: 2006 yılında yasalaşan Tohumculuk Kanunu sırasında gündeme gelen “Yerli tohum – Ata tohumu yasaklanıyor” kampanyası, Paris Anlaşması ve İklim Kanunu süreçlerinde, iklim inkarcısı bir sosla tekrar servis edildi. Bu hikâyeye göre, küresel güçler Türkiye’de tarımı engellemek için iklim krizini kullanıyor ve ülkede yerli tohumun kullanılmasını yasaklıyordu. Ne Tohumculuk Kanunu’nda ne Paris Anlaşması’nda ne de İklim Kanunu’nda böyle bir madde bulunmuyor. İddia bir safsatadan ibaret.
10 – İklim krizi denilen küresel ekonomik bir operasyondur: Doğum tarihi Türkiye’deki iklim krizi tartışmalarının başlangıcına sabitlenebilecek bu “klasik” inkârcı hikâyeye göre, iklim krizi olmadığı gibi bu emperyalist güçlerin, küresel elitlerin ya da çokuluslu şirketlerin Türkiye ve onun gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınması ve büyümesini engellemek için bulduğu bir tuzaktır.
11 – Savaş çıktı radarlar vuruldu yağmur yağdı: Türkiye’nin gündemindeki son sürüm ve popüler iklim inkârcısı hikâyeye göre, bölgede artan yağışların sebebi, İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaş sırasında vurulan radarlar. Buna göre, ABD bölgedeki gizli radar üsleriyle iklimi dizayn ediyordu ve bu radar üsleri vurulunca bölgeye beklenenin üzerinde yağmur yağdı. Üstelik bu teori görünüşe göre Türkiye dışında İran ve Irak’ta da alıcı bulmuş.


