Bakanlıklardan yerel yönetimlere, üniversitelerden STK’lara, bireylerden şirketlere kadar tüm toplum iklim değişikliğiyle mücadelede COP31’i atılım için fırsat olarak görmeliyiz.
YAZI: Prof. Dr. Doğanay Tolunay, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim dalı
Geçtiğimiz 2025 yılı iklim değişikliği konusunda ilginç gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Tıpkı tüm dünyada olduğu gibi 2024 ve 2023 yıllarının ardından üçüncü en sıcak yıl oldu. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) verileri 2025 yılı ortalama sıcaklığının 1971-2000 ortalamasına göre 2,3 derece, 1991-2020 yılı ortalamasına göre ise 1,2 derece daha yüksek olduğunu gösteriyor. Dünyada ise sıcaklıklar Sanayi Devrimi ortalamasına göre 1,47 derece arttı. Ülkemizde Sanayi Devrimine göre bir sıcaklık artışı veremesek de dünya ortalamasının üzerinde olduğunu söyleyebiliriz.
Yağışlar ise daha dramatikti. Yine MGM verilerine göre ülkemize yıllık ortalama olarak metrekareye 395 mm yağış düştü. Son 50 yıl içinde 2008 yılı sonrasında ikinci defa yağışlar 400 mm’nin altına düştü. Bu değer ile 2025 yılında yağışlar uzun yıllar ortalamasına göre %31 azaldı. 2020 yılından itibaren devam eden meteorolojik kuraklıklar, tarımsal ve hidrolojik kuraklığa dönüştü. Pek çok ilde kuraklık nedeniyle rekolte azaldı. Barajlardaki su seviyeleri düştü ve 2026 yılının başında dahi pek çok barajın doluluk oranı %20’lerin altındaydı. Diğer yandan 2025 yılı bahar aylarında gerçekleşen don zararı da pek çok tarım ürününe zarar verdi. Hemen hemen aynı dönemde TBMM’de İklim Kanunu Taslağı görüşülmeye başlandı. İklim inkârcılarının oldukça başarılı sosyal medya kampanyalarıyla tarım ve hayvancılığın biteceği, balkonumuzda dahi sebze yetiştiremeyeceğimizi iddia eden paylaşımlar dolaşıma sokuldu. İklim değişikliği farkındalığı olanlar da İklim Kanununa karşı çıksalar da bu durumu kanun taslağının yetersizliğine dayandırıyorlardı. Bütün bu tartışmalar sonrasında kanun taslağı geri çekildi.
Haziran ayıyla birlikte ülkenin dört bir tarafından orman yangınları haberleri gelmeye başladı. Yıl tamamlandığında 3’binden fazla orman yangınında 80 bin hektardan fazla orman alanı yanmıştı. Yangınların daha önce fazla orman yangını olmayan Sakarya, Bilecik, Bursa, Bolu, Eskişehir, Karabük gibi illerde olması dikkat çekiciydi. Temmuz ayında İklim Kanunu taslağı tekrar TBMM’de gündeme alındı ve kanunlaştı. Bütün bu gelişmeler olurken Başta Batı Karadeniz olmak üzere kuraklık giderek daha fazla hissedilmeye başlanmıştı. Batı Karadeniz illerinde orman yangınlarının çok fazla olmasının nedeni de bu kuraklıklardı aslında. Kuraklıklar doğrudan orman yangını çıkmasına yol açmasa da insanların neden olduğu bir kıvılcım, kuraklık nedeniyle su içeriği düşen ağaçların çok daha kısa sürede tutuşmasına ve geniş alanlara yayılmasına yol açıyordu. Sonbaharda orman yangınları azalsa da kuraklık halen devam ediyordu.
Dünyanın En Önemli 2 Ekolojik Sorunu Bölgemizde Ele Alınacak
Kasım ayında Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 30 Taraflar Konferansında (COP30) 31. Taraflar Konferansının Türkiye’de düzenlenmesi kararı alındı. Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek COP31 ilk defa iki farklı ülkenin işbirliğinin olacağı farklı bir modelle gerçekleştirilecek. Türkiye, COP31’in resmî Başkanı ve ev sahibi olacak, Avustralya ise Sözleşmeye taraf olan ülkeler arasındaki müzakereleri yürütecek. Oldukça önemli olan bu gelişme daha şimdiden birçok STK’yı heyecanlandırdı ve COP31 Antalya’da yapılabilecekler konusunda çalışmalara başlandı. Aslında bu toplantı ülkemizde düzenlenen ilk Taraflar Konferansı değil. 2015 Yılında BM Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı ülkemizde gerçekleştirilmişti. 2024 yılında ise BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı Ülkemizde düzenlenecekti. Ancak 6 Şubat Depremleri nedeniyle ev sahipliğinden çekilmiştik. Bunun üzerine 2024 yılında Kolombiya düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 16. Taraflar Konferansında bir sonraki konferansın 2026 yılında Ermenistan’da toplanması kararlaştırılmıştı. Özetle 2026 yılında dünyanın en önemli 2 ekolojik sorunu bölgemizde düzenlenecek toplantılarda ele alınacak ve çözümler aranacak.
Ülkemizde ve dünyada bu gelişmeler olurken 2018 yılından itibaren İklim Haber ve KONDA Araştırma işbirliğiyle düzenli olarak gerçekleştirilen “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı” araştırmasında yaklaşık 2 bin katılımcıyla görüşüldü. İklim değişikliği konusunda çalışanların sonuçlarını ilgiyle beklediği araştırmanın 2025 yılı sonuçları da oldukça ilginç. Uzun yıllardır devam ettiği için toplumdaki iklim değişikliği algısı ve farkındalığındaki eğilimleri ortaya koyan araştırma toplumun %91’inin iklim değişikliğinin olduğuna inandığını ortaya koyuyor. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 63 ülkede gerçekleştirilen bir başka ankete göre de ülkemizden katılımcıların %90’ı iklim değişikliğine inanıyor. Bu oran 63 ülke arasındaki en yüksek değer. İklim Haber ve Konda Araştırma’nın 2025 yılı araştırmasında kırda yaşayanların %95’nin iklim değişikliğini kabul ettiğine dair bulgu da oldukça önemli. Bu bulgu kırsal alanlarda yaşayanların özellikle kuraklık ve orman yangınları gibi iklim tehlikelerinden daha fazla etkilenmesiyle ilgili olabilir.
Araştırmada 2018 yılından itibaren her yıl sorulan iklim değişikliğinden duyulan endişeye dair soruya verilen cevaplarda “çok endişeliyim” ve “endişeliyim” diyenlerin oranındaki değişkenlik ise detaylı olarak incelenmesi gereken bir konu. 2019 ve 2021 yıllarında sırasıyla katılımcıların % 61 ve % 66’sı iklim değişkenliğinden çok endişeli ve endişeli olduklarını beyan etmişlerdir. 2025 yılında da bu oran %64’te kalmıştır. Diğer yıllarda %70’in üzerinde olan, hatta 2022 yılında % 83’e ulaşan endişelilerin oranın 2025 yılında düşmesi maruziyetle veya bilgiye ulaşmayla ilgili olabilir. Nitekim kuraklık ve orman yangınlarından daha fazla etkilenen kırsal alanlarda yaşayanlarda endişelilerin oranı kentlilerden daha yüksek. Benzer şekilde sosyal medya kullananlarının da endişe oranlarının kullanmayanlara göre daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır.
Doğru Bilginin Yaygınlaştırılmasında Hepimize Sorumluluk Düşüyor
Sosyal medya kullanımı konusunda araştırmada yer almasa da ilerleyen yıllarda araştırılması gerekenler bulunmakta. Özellikle İklim Kanunu görüşmeleri esnasında sosyal medya paylaşımları ile oluşturulan iklim değişikliğinin olmadığı ve iklim değişikliğinin ülkemize zarar vermek için kullanılan bir araç olduğuna dair algı çalışmalarının da yanlış bilgi ve dezenformasyonu yaymada oldukça etkili olduğunu söylemek gerek. Orman yangınları esnasında yayılan kızılçamın Marshall yardımlarıyla ülkemize getirildiği, ormanların imar amaçlı yakıldığı paylaşımları da yanlış bilgilere dayanıyordu. Yine kuraklıkla birlikte dolaşıma giren ülkemiz yağmurlarının başka ülkelerce çalındığı gibi bazı paylaşımlar da yanlış bilgi ve dezenformasyona örnek olarak verilebilir. Bu konu sadece ülkemizde değil tüm dünyada oldukça önemli bir sorun. Nitekim Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 Küresel Riskler Raporu’nda yanlış bilgi ve dezenformasyon en önemli kısa vadeli küresel risk olarak veriliyor. Buna yapay zekanın hatalı kullanımını da eklemek gerek. İklim Kanunu tartışmalarına ve araştırmada sorulan İklim Kanunu hakkındaki düşüncelere dair soruya verilen cevaplar bu açıdan değerlendirilebilir. Anketi cevaplayanların %54’ünün İklim Kanunu hakkında bilgisinin olmadığını söylemesi önemli bir veri. Kanunun TBMM’den geçmesini yanlış bulanların oranının % 17 gibi yüksek bir oran olması ise detaylı olarak araştırılmalı. Bu oranın yüksek olması İklim Kanunu yetersiz bulmalarından mı, yoksa kanun karşıtı sosyal medya paylaşımları kaynaklı mı sorularının cevaplarına ulaşmak mümkün değil. Ancak yanlış bilgi ve dezenformasyonun giderek artan bir sorun olduğu dikkate alındığında kurumların, STK’ların, üniversitelerin, medyanın doğru bilgiyi topluma ulaştırmada daha fazla sorumluluk almaları gerektiği söylenebilir.
Toplumun sadece %16’sının orman yangınlarına karşı hazırlıklı, %63’ünün ise hazırlıksız olduğumuzu düşünmesi de önemli bir bulgu. Bu düşüncelerin nedeninin incelendiği ikinci bir soruyla daha iyi bir değerlendirme yapılabilirdi. Örneğin orman yangınlarıyla mücadelede hazırlıksız olduğumuz düşüncesinin temelinde uçak ve helikopter sayısı mı, yoksa ilgili kurumların önleyici tedbirlere önem vermemesi mi yatıyordu bilmek isterdim. Çünkü son yıllarda orman yangınlarıyla mücadele genellikle uçak ve helikopter sayısında indirgendi. Ancak uçak, helikopter, arozöz, personel sayısı yangınlarla mücadele de önemli olsa da giderek artan yangın sayısı ve yanan orman alanı miktarındaki artışın nedeni yangınlarla mücadele araç ve personel sayısındaki yetersizliklerden çok yangın önleyici tedbirlere önem verilmemesi. 2024 ve 2025 yıllarında 100’den fazla helikopter ve 20’den fazla uçak olsa da 2024 yılında 3800 yangında 27 bin hektar, 2025 yılında ise 3 binden fazla yangında 80 bin hektar kadar orman yandı. Daha önceki yıllarda helikopter sayımızın 30-35 uçak sayımızın ise 3 kadar olduğunu hatırlatmak gerek. Hatta 2019 yılında yangınlarla mücadelede hiç uçak kullanılmadı. Orman yangınlarında “yeni yangın rejimi” olarak adlandırdığım bir döneme girdik. Yeni yangın rejiminde insanların çeşitli nedenlerle ormanların içine daha fazla girmesi nedeniyle daha fazla yangın çıkıyor. Bunu 1990’lı yıllarda 2 binin altında olan yıllık orman yangını sayısının 3 binin üzerine çıkmasından anlıyoruz. Çünkü özellikle pandemi sonrasında orman içindeki yerleşimler artmaya başladı, kentler ormanlara doğru genişledi. Yol, elektrik hattı gibi pek çok altyapı ormanlardan geçirildi. Bunlar da yangın çıkmasında etkili. Örneğin 2020-2024 döneminde yana ormanların %25’inden elektrik nakil hatları sorumlu. Ayrıca iklim de değişti. Daha sıcak ve kurak şartlar nedeniyle insanların başlattığı yangınlar ormanlardaki ağaçlar ve diğer yanıcı maddelerin tutuşma sıcaklığını ve süresini azalttı. Bu nedenle çıkan bir yangın çok daha hızlı bir şekilde geniş alanlara yayılıyor. Üstelik daha önce yangın çıkmayan bölgelerde yangın çıkması da, bu yıl Batı Karadeniz’de tecrübe edildiği gibi, ilgili kurumları hazırlıksız yakalıyor.
Yeni Yangın Rejimine Karşı Yeni Yaklaşımlar Gerekiyor
Ben de, anketi cevaplayanların çoğu gibi ülkemizin orman yangınlarına karşı hazırlıksız olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemin temelinde de yeni yangın rejimine karşı halen söndürme odaklı bir mücadele yaklaşımının olması bulunuyor. Günümüzde yeni yangın rejimine karşı yeni yaklaşımlar geliştirmek gerekiyor. Bu da tüm afetlerle mücadelede olduğu gibi afet yönetimi kapsamında risk azaltma, toplumu bilgilendirme ve farkındalık oluşturma çalışmalarına dayanmalı. Örneğin denetimli yakma gibi yangın öncesi dönemde toprak üzerindeki kuru otlar ve yaprakların yakılması, yol ve yerleşim kenarlarındaki ormanların seyreltilmesiyle yancı madde yükünün azaltılması, buralardaki ağaçların budanmasıyla tutuşan otların ağacın tepe tacına ulaşmasının engellenmesi gibi önlemlere öncelik verilmeli. Belki de bunlardan daha önemlisi yangınların %90’nın insanlar tarafından çıkarıldığı düşünülerek ormanla iç içe yaşayanların yangına yol açmamaları için eğitilmeleri ve denetimlerin arttırılması.
İklim değişikliğiyle mücadelede 2026 yılı ülkemiz açısından son derece önemli, COP31’in ülkemizde düzenlenecek olması ise fırsatlar sunuyor. 2027 yılını da kapsayacak ülkemizin COP başkanlık süreci zaten yüksek olan farkındalık düzeyinin azaltım ve uyum konusunda daha etkin önlemlerin alınabilmesi için iyi planlanmalı. Birçok kurum ve STK’nın COP31 Antalya’da olmak için çalışmaya başladığı görülüyor. Ancak Taraflar Konferansları 15 günlük bir zaman diliminde gerçekleştirilse de öncesi ve sonrasını da kapsıyor. Hadi hep birlikte bakanlıklardan yerel yönetimlere, üniversitelerden STK’lara, bireylerden şirketlere kadar tüm toplum iklim değişikliğiyle mücadelede COP31’i atılım için fırsat olarak görelim. İklim değişikliğini, yapılacakları, çözümleri sadece Antalya’da değil ülkemizin tüm kentlerine yayalım. Bunu yaparken de sadece iklim değişikliğini değil biyolojik çeşitliliğin ve doğanın korunmasını da gündemimize alalım.


