ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının üzerinden 100 günden fazla zaman geçti. Savaşın yol açtığı enerji krizi ise fosil yakıt ithalatına bağımlı enerji sistemlerinin kırılganlığını gün yüzüne çıkardı. Artan petrol ve gaz fiyatları, yalnızca enerji faturalarını değil ekonominin tamamını etkileyen bir “fosil enflasyon” dalgasını da beraberinde getirdi. Son senelerde peş peşe yaşanan krizler gösteriyor ki ithalat kaynaklarını çeşitlendirmek, enerji güvenliğini sağlamaya yetmiyor. Ucuzlayan ve fosil sisteme tamamıyla alternatif olmaya hazır olan temiz enerji teknolojileri, yalnızca iklim hedefleri açısından değil, enerji güvenliği açısından da stratejik bir öncelik hâline geliyor.
YAZI: Prof. Dr. Etem Karakaya
ABD ve İsrail’in İran’a saldırması ile başlayan ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla devam eden süreç, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) İcra Direktörü Fatih Birol’un deyimiyle “tarihin en büyük enerji krizine” yol açtı. Petrol ve gaz fiyatlarıyla birlikte ulaşımdan gıdaya ve hane faturalarına kadar hemen her şeyin fiyatının arttığı ‘‘fosil enflasyona’’ yol açan bu kriz; fosil yakıt ithalat bağımlılığının yarattığı yapısal kırılganlığı çok açık biçimde gün yüzüne çıkaran ender jeopolitik anlardan biri. Tarih, böylesi anların politika yapıcılar için meşruiyet zemini ve fırsat penceresi sunduğunu gösteriyor. Devam eden krizle beraber gelen ilk sinyaller, küresel enerji politikalarında temiz enerjiye doğru köklü bir dönüşüm yaşanacağına işaret ediyor.
Geçmiş enerji krizlerinde olduğu gibi bugün de ülkelerin ilk refleksi yeni petrol ve gaz tedarikçilerine yönelmek olsa da son yıllarda üst üste yaşanan krizler, ithalat kaynaklarını çeşitlendirmenin kalıcı bir çözüm olmadığını gösterdi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, LNG piyasalarındaki belirsizlikler ve son olarak Hürmüz krizi; fosil yakıtlara dayalı bir enerji sisteminde yeni şokların nereden geleceğini öngörmenin giderek zorlaştığını ortaya koyuyor. Üstelik 1970’lerdeki veya 90’lardaki krizlerin aksine bugün ülkelerin önünde gerçek bir alternatif var: Enerji talebini azaltmak ve ihtiyaç duyulan enerjiyi ucuz, yerli ve temiz teknolojilerle karşılamak.
Geldiğimiz noktada enerji dönüşümünü sadece iklim krizine verilecek bir yanıt olarak değil, aynı zamanda enerji güvenliğinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmek gerekiyor. Hürmüz krizi, yeni bir uyanışa neden olacak çünkü yeşil teknolojiler artık fosil yakıtların yerini alabilecek kapasiteye ve esnekliğe sahip. Bu uyanışın parçası olan ve fosil yakıt bağımlılığını azaltan ülkeler, gelecekte de yaşanması kaçınılmaz olan şoklara hazırlıklı olacak.
“Tarihin En Büyük Enerji Krizi” Tespiti Yerinde
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) İcra Direktörü Fatih Birol, önceki petrol şoklarından çok daha büyük bir arz kaybıyla ‘‘tarihin en büyük enerji krizine’’ girdiğimizi ilan ederken haksız sayılmaz. Çünkü 1970’lerdeki enerji krizlerinin aksine, şu anda yaşanan kıtlıklar sadece ham petrolü değil, rafineri süreciyle üretilen petrol ürünlerini ve gaz sektörünü de içeriyor.
Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla birlikte küresel ham petrol arzının yaklaşın yüzde 20’sinin aniden kesilmesine yol açtı. İran’ın Körfez çevresindeki enerji altyapısını da hedef alması, kesintinin etkisini artırdı. Ancak Orta Doğu yalnızca ham petrol tedarikçisi değil, aynı zamanda dünyanın en önemli rafine ürün ihracatçısı. İran’ın saldırıları sonucunda en az sekiz önemli Körfez rafinerisi, kısmen veya tamamen devre dışı kaldı. Örneğin Katar hükümeti, Ras Laffan LNG üretim merkezinin yeniden inşasının üç ila beş yıl sürebileceği açıkladı. Lavan Adası’ndaki rafineri de dahil olmak üzere İran’daki tesisler de saldırıya uğradı; ancak hasarın boyutuna dair net bilgi bulunmuyor.
“Fosil Enflasyon” ile Karşı Karşıyayız
Petrol ve LNG şokunun etkisi, özellikle Asya’da belirgin oldu. Bu bölgenin birçok önde gelen ekonomisinin yenilenebilir ve nükleer enerji üretimi sınırlı ve Orta Doğu’dan ithal edilen fosil yakıtlara bağımlılık yüksek. Fakat tedarik kesintilerinin etkisi, Avrupa ve Afrika’da da ciddi şekilde hissediliyor ve gıda güvenliğine yönelik tehdit de içeriyor. Küresel enerjinin yaklaşık yüzde 80’inin fosil yakıtlardan sağlandığı günümüzde, petrol ve gaz fiyatları artınca her şeyin fiyatı yükseliyor. Bu ilişkiyi tanımlamak için ‘‘fosil enflasyon’’ terimi kullanılıyor. Son gelişmeler, küresel bir stagflasyonun işaretlerini veriyor.
Savaşın gidişatına ve Hürmüz Boğazı’nın daha ne kadar kapalı kalacağına dair jeopolitik sinyaller net değil. Sürecin devam etmesinin zararı artıracağı aşikâr. Ancak savaş bugün bile dursa, enerji fiyatlarının daha uzun bir süre yüksek kalacağı beklenmeli çünkü enerji altyapısının eski seviyesine gelmesi aylar, hatta yıllar alabilir.
Hürmüz’ün Kapanması Yeşil Dönüşümü Hızlandırır
Geçmiş enerji krizlerinde olduğu gibi, İran-ABD-İsrail Savaşı’nın da küresel enerji politikalarında orta ve uzun vadede köklü değişimlere yol açacağı söylenebilir.
Kısa dönemde yaşanan paniğin etkisiyle başvurulan doğalgazdan kömüre geçiş, alternatif petrol ve LNG arz rotaları bulunması ve fosil yakıt teşvikleri getirilmesi gibi önlemlerin geçici nitelikte olduğu açık. Asıl kalıcı etkinin, yeşil dönüşüme hizmet eden daha sürdürülebilir bir politika yol haritası çizilmesi yönünde olacağını beklemek yanlış olmaz.
Hürmüz kriziyle birlikte ülkelerin, enerji arz güvenliği sorununa çok daha yapısal bir perspektiften yaklaşacağını öngörebiliriz. Jeopolitik risklerin artması, bugüne kadar uygun bir seçenek olarak görülen ‘‘ithalat kaynaklarını çeşitlendirme’’ fikrinin çok da güvenli bir çözüm olmadığını gösteriyor. Rusya krizi, Trump’ın LNG konusundaki ikircikli tavırları ve Hürmüz krizi derken, daha köktenci bir çözüm gündeme gelebilir: Yerli kaynaklara daha fazla yoğunlaşarak ithalat bağımlılığını ciddi şekilde azaltmak.
Temiz Enerji Dönüşümü, Enerji Güvenliği için Şart
Yerli kaynak denildiğinde ilk gündem maddesi, yenilenebilir enerji oluyor. 1973 petrol ambargosu sırasında ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Beyaz Saray’a güneş panelleri kurdurması, sembolik bir hareketti. Ancak yerli ve yeşil enerji seçeneği bugün oldukça gerçekçi çünkü yenilenebilir enerji, enerji depolama, elektrikli araçlar ve ısı pompaları artık çok daha ucuz. Önceki bağımlılığımız olan fosil kaynakların ve bu kaynakları kullanan araçların yerini kolayca alabilirler. Başka bir deyişle, hem gaza hem de petrole alternatif olabilecek kadar rekabetçi durumdalar.
Dolayısıyla yeni dönemde temiz enerji dönüşümü bir sürdürülebilirlik veya iklim krizi endişesiyle değil, enerji arzı güvenliğini güçlendirmek açısından bir zorunluluk olacak. Bunun yanı sıra enerji verimliliğini artırmak ve enerji talebini azaltacak diğer talep yönlü politika uygulamaları da makbul seçenekler olarak öne çıkacak.
Asya ve Avrupa’dan İlk Sinyaller Geliyor
Bu dönüşümün ilk sinyallerini Asya’da görüyoruz: Endonezya Cumhurbaşkanı Prabawo Subianto, enerji dönüşümünü hızlandırmayı ve iki yıl içinde 100 GW güneş kapasitesine ulaşmayı hedefleyen bir kararnameyi 2025’te imzalamıştı. Hürmüz krizi ile birlikte bu süreci daha da hızlandıracağını duyurdu. Bu adım, toplam üretimde yenilenebilir enerjinin payını yüzde 20’nin üzerine çıkaracak. Hindistan, Singapur ve Vietnam’ın da yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve enerji verimliliği alanında vites yükselttiğini görüyoruz.
Avrupa ise hedef revize etmenin ötesine geçerek somut finansman taahhütleriyle desteklediği yapısal bir dönüşüm iradesi sergiledi.
Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, (i) yenilenebilir enerjiye ve nükleere yıllık devlet desteğini 2030’a kadar 5,5 milyar Euro’dan 10 milyar Euro’ya yükseltmeyi, (ii) 2026-27’den itibaren yeni binalarda gaz ısıtma sistemlerini yasaklamayı, (iii) 2030’a kadar bir milyon yerli ısı pompası üretimini ve (iv) yüksek kilometreli sürücüler için 50 bin araç sübvansiyonunu içeren bir paket açıkladı.
Avrupa Komisyonu ise Nisan 2026’da yayımladığı AccelerateEU planı çerçevesinde (i) 2026 yazına kadar yeni bir elektrifikasyon hedefi belirleyeceğini, (ii) binalarda, sanayide ve ulaşımda elektrifikasyonun önündeki engelleri kaldıracağını ve (iii) fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak sonlandıracağını taahhüt etti.
Piyasa Sinyalleri de bu Yönelimi Pekiştiriyor
- 2026’nın ilk çeyreğinde Avrupa’da elektrikli araç satışları yüzde 30, ısı pompası satışları ise yüzde 17 arttı.
- Hürmüz krizinin ardından güneş paneli ve ısı pompası talepleri İngiltere’de yüzde 50, Belçika’da ise yüzde 40 arttı.
- Çin’den elektrikli araç ithalatı özellikle AB ve Asya ülkelerinde son üç ayda hızlı artışlar gösterdi.
- IEA 2026 Küresel Elektrikli Araç Görünümü raporuna göre bu yıl küresel elektrikli otomobil satışlarının 23 milyona ulaşması bekleniyor. Bu sayı, dünya genelinde satılan tüm yeni otomobillerin yaklaşık yüzde 30’una denk geliyor.
- Türkiye de bu dönüşümün dışında değil, Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği (ODMD) verilerine göre 2026 yılının ilk dört ayında satılan otomobillerin yaklaşık yüzde 19’u tam elektrikli. Hibritler de dahil edildiğinde bu oran, tarihi bir eşik olan yüzde 51,4’e ulaştı. İçten yanmalı araç satışlarında ise sert bir düşüş dikkat çekiyor: Benzinli araçların pazar payı yüzde 48’den yüzde 42’ye geriledi. Dizel araçların payı ise yalnızca yüzde 6.
Türkiye’nin 60 Milyar Dolarlık Enerji Faturasını Düşürebilecek Tek Araç
Tüm bu gelişmelerin altında yatan ekonomik mantık oldukça açık: Petrol fiyatlarının 100 doların üzerinde seyrettiği bir ortamda elektrikli araca sahip olmanın maliyeti, fosil yakıtlı muadiline kıyasla önemli ölçüde düşüyor. Üstelik bu avantaj yalnızca bir fiyat farkı değil, yapısal bir bağımsızlık kazanımını da içeriyor.
Elektrikli araç, güneş paneli ya da ısı pompasının ortak özelliği, enerjinin Hürmüz Boğazı’ndan değil, yerli kaynaklardan gelmesi. Uzun yıllar enerji politikası literatüründe soyut bir hedef olarak kalan enerji bağımsızlığı kavramı, şimdi somut teknolojik tercihlerin gerekçesine dönüşüyor.
Bu dönüşümün Türkiye açısından taşıdığı anlam da son derece somut: Yıllık 60 milyar doları aşan enerji ithalatı faturasının büyük bölümü petrol ve gazdan oluşuyor. Yerli yenilenebilir üretim ve elektrifikasyon, bu faturayı kalıcı olarak düşürebilecek yegâne yapısal araçlar.
Ders Alanlar Sonraki Şoklarda Daha Az Bedel Ödeyecek
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un da söylediği gibi, İran Savaşı başlamadan önce yeşil enerji dönüşümü “çok güçlü” bir şekilde ilerliyordu; ancak yaşadığımız son enerji şokunun sonuçları, ülkelerin temiz enerji kaynaklarına daha fazla yatırım yapmasına yol açacak gibi görünüyor.
Fakat bu dönüşümün yalnızca kısa dönemli piyasa koşullarının elverişliliğine bırakılmaması, istikrarlı ve tutarlı politika araçlarıyla kalıcı hâle getirilmesi gerekiyor. AB’nin Ukrayna savaşı sonrası yaptığı hatalar tekrarlanmadan, alternatif ithal fosil kaynak çeşitlendirmesi veya yüksek enerji maliyetlerini korumaya yönelik fosil sübvansiyonlar yerine yeşil teknolojiler önceliklendirilmeli.
Nitekim yeni LNG terminalleri ve uzun vadeli tedarik sözleşmeleri, ithal fosile bağımlı ülkeleri küresel fiyat şoklarından koruyamıyor. Aksine, bu riski daha da artırıyor. Yapısal olarak yönetilen talep azaltımı, yeşil enerji teknolojileri ve elektrifikasyon, en gerçekçi ve sürdürülebilir çözüm yolu.
Hürmüz krizi, iklim politikası ve enerji güvenliği savunucularının yıllardır ayrı ayrı dile getirdikleri argümanın somut bir kanıtı. Bunu anlayan ülkeler, bir sonraki şok yaşandığında daha az bedel ödeyecek ve daha az endişelenecek ülkeler olacaklar. Ve bir sonraki şok mutlaka olacak; soru yalnızca ne zaman ve nerede başlayacağı.


